Perşembe, Nisan 26, 2007

“BAHAR GELMİŞ”



         Yazma hastalığı mikrobu, bulaşmaya görsün.  Uçan kuştan, esen yelden,   damlayan  sudan yola çıkıp  deryalara erişir insan. Uykulu gözler, iğneli sözler, insanı insan eder, anlayana.

         İşimiz insanların kusurlarını yüzüne vurarak, kimseden hınç almak değil, Siyasi, ekonomik ve bireysel çıkarlar için kimseye ; bu yaştan sonra; ne yalakalık yapmaya, nede bunlarla uğraşacak zamanımız var. Biz işimize bakalım.

         Bir insanı haksız kılmak için, önce  Hakk'ça düşünüp, Hakk'ça yargılamak gerekir. Ben vatandaş İhsan'ım. Gözüm görebildiği aklımın erebildiği kadar açıklamak, ve insanları bilgilendirme, hatırlatma sorumluluğum var.

         Kimseyi haklı ve haksız diye yargılamaya hakkım yok. Vatandaş sitem kardır. Sitem karlık; Gerçek topsumsal hafızanın( Efkarı umumiye, kamuoyu bilincinin ) oluşmasına yardımcı olmaktır.

         Yönetenler, iktidar sahipleri; "Şeyh Edebali'nin; Damadı Osman Bey'e" nasihatlerini okumamış olması, anımsamamaları   düşünülemez. Bu geçmişi inkar, geleceğe ihanet olur.

"MEMLEKETİMİN"

         Yaklaşık  Bira aydır, Balıkesir ilimizin tüm ilçelerini dolaştım. Sokaktaki insanların gözlerine ve sözlerine baktım. Cami avlusundan kahve haneye, pazar yerlerinden, sanayiye.

         Neler gördüm; Donuk bakışlı, tedirgin,ürkek, suskun, bıkkın, kaygılı insanları fark etim. Pazarlarda; Sergiler renga renk, insanlar hınca hınç. Alışveriş, nanay. Soran çok, alan yok. Satanın, "anasını satayım" diyor. Vatandaş Çin malına mı? baksın yerli mala mı baksın? Hangisi sanal hangisi gerçek?   Ancak memleket güllük gülistanlık. Sizce doğu mu söylüyorum? Takdir sizin..

         Vatandaş; "-Tam bende onu söyleyecektim", aklıma gelmedi. Vatandaş neyi söyler? Alınıp satılanı, yapılıp yıkılanı,   peki ülkemizde satılıp pazarlananlar neler? Halkın , köylünün ürettikler mi? Yoksa, Ülkemizin yer altı ve yer üstü kaynaklarının "babalar gibi pazarlanması ve satılması mı? Hangisi sizce uygundur?

         Caddeler, sokaklar taklarla süslü, aydınlatılmış olması elbette güzel. Makyajla güzelliğini, gençliğini kurtaramazsın. Kazancın, gençliğin, KOZMETİKÇİLERE, BOYACILARA, BADANACILARA gider. Birde bakmışız" Bir arpa boyu yol, gitmişiz."

"DAĞLARINA"

            Eski zaman deyimiyle "Mart ayı; dert ayı" diyorlar. Bu deyim ilik bakışta böyle gelir. "Mart kapıdan baktırır çapa kürek yaktırır" diyerek pekiştirme   yaparlar. Bir az açalım.  Mart; uyanıştır. Mart; Göçtür, yörük yaylasında. Mart; yeniden doğuş, kıpırdanma, derlenip toparlanma, var olmak için kendini yeniden güçlü kılma zamanıdır.

            Güzel insanlarımıza dert verip derman aratmasın. 15 Mart Ülkemizde TIP BAYRAMI. Sizce halkımız  sağlığında;kutlu ve mutlu bayramlar yapabiliyor mu? "Sağlık" temel insan hakkı olmaktan çıkarılıp, çıkar ve sömürü hakkı olarak kullanılmasına karşı çıkan SAĞLIKÇILAR meydanlardaydı. Bir vatan haini ilan edilmedikleri kaldı tp://ihsan.durakailesi.com

“CANKUŞUM VE SADAKAT”



--

         Cumhuriyet Gazetesi'nin  8 Nisan Pazar   günlü  haberleri içinde yere alan; "YÖRÜK KIZLARI TAKILARA HAYAT VERİYOR" başlığı altında  sunumu yapılan haber kaynağı olan ilçemiz SINDIRGI'mızın Yağcıbedir halı desenlerinin   takıları süslüyor olması anlamlı bir olgudur.

         İlçemiz köylerinde ilmik ilmik dokunan,ilmik ilmik   işlenen desenlerin şimdi takılarda hayat bulması ÇOK GÜZEL. Unutulmaya yüz tutan motiflerin, desenlerin geleneksel el sanatlarımızda uygulanması, yarınlara taşınması anlamında; sonsuz yararlıklar sağlayacağı açıktır.

         Balıkesir  Sanayici ve İş Adamları Derneği'(BASİAD)nin öncülüğünde ve   bir altın firmasının yükleniciliğinde gerçekleştirilmiş olması çok güzel. Ancak; yeterli midir?

          Motifleri simgeleyen "Cankuşum ve sadakat" isimleri insanın içini titretiyor. Anadolu Medeniyetlerinden HİTİT'lerde ki PANKUŞ kavramını anımsattı   "CANKUŞ". Anadolu'muzda bir başka  kuş vardır; uğursuzluk simgesi olarak anılır baykuş. Konumuzu dağıtmadan önce bilgi sunalım sonra fikir üretelim. Dikkat edersek; bu isimler bir birine, son heceden uyaklı. Baş heceden ayrı anlamlar taşımaktadırlar. "PANKUŞ" Hitit'lerde seçkin, ayrıcalıklı kişiler ve onların oluşturduğum meclis. CANKUŞ;   Cümlenin tam anlamıyla; hayat veren, ayakta tutan, beni geleceğe taşıyan anlamlarıyla zenginleştirebiliriz. BAYKUŞ hakkında bilmen açıklama yapmak gerekir mi? Gerekir. Herkes her şeyi biliyor demek   peşin hükümlülük olur.

         "BAYKUŞ" halkımız arasında  uğursuzluğun, yok oluşun, hayata ve insanlara yüksekten bakışın simgesi olarak kabul edildiğini   biliyorum. İlenilerde; Kötü dilek cümlelerinde sıkça kullanılan bir gece kuşumuzdur. Sözgelimi;" baykuş bakışlı",  "evi barkı baykuş tüneği olası", "başına baykuşlar tünemiş."...

         Favori Kuyumculuk Yönetim Kurulu Başkanı; Sayın Selami Özel'i tespiti insanın insana olan saygısının en güzel ifadeleri onlar. Yarınlara taşınması gereken bir duygunun, asil ifadesidir. Kendi özlü deyişleriyle;" Yağcıbedir halı desenlerinin ayrı bir özelliği var. Yörük kızları anlatamadıkları duyguları ve isteklerini halıya işlemişlerdir. Bu takı kolleksiyonu duygularını ilmek ilmek halıya işeyen tüm kızlara ve gelinlere armağan olsun." Sözleriyle anlatmaya çalışmışırlardır.

         Benim asıl anlatmak istediğim; "cankuşum ve sadakat" sözcükleri arasındaki anlam birliği. Değer yaratma konusunda saygı duyduğumuz ve yücelttiklerimizize hakkını verebiliyor muyuz? Bize hayat ve huzur veren değerleri kendimizden özümüzden sayabiliryor muyuz?. "Sadakat" konusuna gelince ben erkeğim, ben delikanlıyım, istediğimi, istediğim gibi yaparım. Nedir sadakat? Candan, özden bağlılıktır. Dudaktan değil, yürekten bağlılıktır.

         Can cana, yan yana, omuz omuza, bir ömür, toplumun bir diğer yarısı gelinlik kızlarımız, babasının ve kocasının evinde gerçek söz sahibi midirler? Yoksa saçı uzun aklı kısa diye tanımlanan eksik etekli midirler? Esas sorun burada başlıyor.

         Sözün burasında bir Söğüt Türküsünün dizeleri takılıyor aklıma:" Söğüd'ün erenleri,/ Koyverin gidenleri./ Ne güzel baş bağlıyor   Söğüd'ün güzelleri.

         Cankuşumuza sadakat anlamında; HAYDİ HEP BİRLİKTE.

ttp://ihsan.durakailesi.com

ÇİLENTİ



--

         Orta yaş grubunun romantik aşk  şarkısıdır." Nisan yağmuru". Yazımın başlığına bunun için Nisan yağmuru adını özellikle   yazmadım. Duygusal yaklaşımlar, yaşamımızın belli döneminde bize yön veriyor. kararlarımızı etkiliyor.

          Yolların virajlarına girince, dağların yücesine tırmanınca, dibek taşının içine düşünce, güneşin , yağışların, tozun, dumanın anlamını öyle kavrıyor insan

         Çobanın tanımıyla çilenti;" ahmak ıslatan" yağmurudur. Bakıyorsunuz güneş tepemizde altın tepsi gibi. Bir başka an, her taraf toz duman, şakır şakır yağmur. At izini, it izinden ayırdığını görürsünüz. Kalın giyinseniz olmaz, ince giyinseniz üşürsünüz. Bir başkadır nisan yağmurları.

         Kentte, kasabada oturanlar için, karabasandır yağışlar. Yakınırlar bu bahar gününde olur mu eve kapanıp kalmak? Her yer ıslak ıslak. Kırsal alanlar için bolluk berekettir Nisan yağmurları.

         Doğanın kendi içinde ki işleyişine, insanlarımız kendilerini monte edebilseler, bu anlamlı isleyişin sırrına mazhar olabilseler, dünyada barış ve huzur   olur.

         Irmaklar kadar çağlayan, gök yüzü kadar gözyaşı döküp ağlayan, denizler kadar derin, dağlar kadar yüce, toprak kadar örtücü, engin zengin düşünüp kendimizi ve insanımızı anlayıp çözümleyebilsek, ülkemiz bir başka bir memleket olur.

         Sözü nereden nereye   akıtıyorum. Zaman zaman, kendi kendimin sapıttığımı düşünüyorum. Bir sözcükten yola çıkıp, evrene yelken açıyorum.

         Berkant sözün burasında; "   Sen ruhumun mehtabısın güneşisin,/ Bir şarkısın sen / Ömür sürecek bir şarkısın sen".Diyerek seslenir sevgilisine. "Nisan yağmuru" kadar  kısa süren aşklarının tadını unutamamanın   özlemiyle yanıp tutuşacaklardır, tüm sevenler ve sevilenler.

         İnsanın en güzel yanı da budur.

         Yüz yıllardır "Kerem gibi yayana", Ferhat gibi "dağlar delerek",   Yunusun çilesiyle, Mevlana'nın hoş görüsüsyle   geleceği kucaklamışlardır. "Sen yanmazsan ben yanmazsan, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa" kaykırışlarıyla dolar bir ömür.

         Canımızın cıst ettiği yer burasıdır. Yumuşak karnımız. Yanan yüreğimiz, örselenen duygularımız, yok sayılan duygularımız, çilemiz   ve bir ömür. Dibek taşında dövülen keşkeğe dönen  ömrümüz. Birde bakmışız bir arpa boyu yol almışız gelecekten.

         Değer mi? Bir ömür, boş verilmiş bir yaşamı, boş yaşamaya diyorsanız; birimizin hepimize , hepimizin birimize ihtiyacı var yarınlarda diyerek, geleceği yeniden kurmaya hep birlikte.

tp://ihsan.durakailesi.com

“ÇIRADAN KOPARDIM KIYMIK”



--

 

        " Saklaman , gizlemen gayrı biz onu çoktan duyduk" diyerek gönül telimizi sızlatan  türkümüzü sunan Makbule Kaya yanık sesiyle; bir başka etkiliyor insanı.

         Ankara Tandoğan Meydanı'nda söylenen türkülerde bir o kadar  candan , bir o kadar yüreklendirici ve bir o kadar onurluydu.

         Kalabalıkları küçümseyenler, ekranlarını ve sayfalarını kapatanlar, gözlerini bu gerçeğe ötenler kulaklarını bu seslere tıkayannlar, geleceğe karşı kendi savunmalarını şimdiden yazmaya başlamışlardır.

         Bu köşenin adını koyarken; maddi ve manevi anlamda düşündüm. Ben bu Türk Ulusu'nun   evladıyım. Bir kıymığıyım. Yöresel anlamda; ben bir Ulus Dağı çocuğuyum iliklerimde onun suyu, ekmeği, havası var diyerek düşünürüm. Her adımımda, her sözünde; bu güzel ülkemin insanları için ne yapabilirim diyerek; bir çıra gibi yanıp tutuşurum. Zaman zaman karamsarlıklar içinde kaldığım olur.

         Bencillik batağına batmadan, güzel ilçemizin, güzel insanlarıyla, bu köşemizde   bir kıvılcım örneği esip savuruyoruz. Sloganların havasına girmeden, kişilerin, grupların söylemlerine kulaklarımızı tıkamadan, basında yayımlananları yinelemeden yolumuzda yürümek, güzel olanıdır.

         Anadolu'muzun sekiz köşesinden; yüz binlerce insan Ankara'ya akıyorsa; bu akışı hızlandırmak, güçlendirmek, debisini artırmak gerekli. Dağda esen yeller gibi yatağına sığmayan seller gibi. Kırmadan , dökmeden, yıkmadan, küfür etmeden, katılmak ve katlanmak gerek. Erdemli olan budur.

         Kabalık, kavga, ancak düşmanlarımızı sevindirir. ..."Dahili ve harici bedhahlar" bu durumdan kendilerine yeni vazifeler çıkaracakları bir gerçektir. 200 yıllık özlemleri budur. Şimdi Türkiye'de tam çalışma zamanıdır. Nasıl Olsa; LAİKLER_ ANTİLAİKLER olarak sınırlar çizilmişken bizim işimiz kolaylaştı deme haklarını kullanırlar. Bıyık altından gülüp; küresel ağababalarına el pençe divan durarak sunumlarını yapa bilirler.

         İçinizde  kibrit çöpü kadar ULUS, YURT ve İNSAN sevgisi bulunuyor ve   kendinizi seviyorsanız; Atatürk'ün 25 haziran 1919 Amasya Genelgesini, 23-24 Temmuz 1919 Erzurum Kongresi kararlarını  bir yerlerden bulup okuyun.

         O günlerde başkent İstanbul'da; bu gün Ankara'da  gerçekleştirilen olgu budur. Bundan kim ne sonuç çıkarırsa çıkarsın.

         Bize düşen görev; felsefi inanç, etnik, bölgesel ayrımcılık batağına batmadan, olaylara soğukkanlı biçimde yaklaşarak Ulusal bütünlüğümüze yönelen saldırılara birlikte karşı durabilme azim ve iradesinin yürekliliğini gösterebilmektir.

         Ortadoğu coğrafyasında; çılgınlıklarına yeni çılgınlıklar eklemek isteyen, küresel güçlere karşı; Ulusça, top gibi olmanın zamanıdır. Kültürel zenginliğimiz ve inanç ayrılıklarımız üzerinden nemalanmak isteyenlere ciddi duruş sergilemenin onuruyla yaşamak, yalakalık yapmaktan iyidir. AB'ye gireceksek; Ulusa Onurumuzla, ABD ile stratejik ortak olacaksak; dürüst ortaklık.

         Sonuç olarak; Herkes kendi eteğindeki taşı döksün, herkes kendi evinin önünü süpürsün sokaklar, meydanlar tertemiz olur.

 

 

tp://ihsan.durakailesi.com

DİBEK SESİ



--

Sizlerle, dibek üzerine, geçen hafta söyleştik. Yaşadıklarımızı derin bakış, duyuşla, akıllıca, dikkatle çözümlemeliyiz.   Beklenmedik zamanda; karşımıza karnaşık ve bilinmeyen ilişkiler yumağı çıkar. "DÖVÜLEN KEŞKEK TATLI OLUR" Bu özlü sözde; yapılan işe gönül vermenin anlam ve önemin açıklamaya çalışmış, atalarımız.

            Bu ataözümüzde kullanılan; "dövme" kavramını insanları aşağılama, al aşağı etme suçlama , çamur atma, tekme tokat, üstüne çıkma anlamında kullanamam YANLIŞ OLUR.. Atalarımız bunu kast etmemişlerdir. Yapmaya çalıştığımız işimizde, uğraşımızda gösterecğimiz hassasiyelerimizin, önemini, işin üzerine disiplinli bir şekilde kafa yormamızı belirtmeyi hedefledikleri açıktır.

            "Dibek" kavramını oyuk taş anlamında ve yaşadığımız   gördüğümüz  olguların şekillendiği, biçimlendiği mekan anlamında algılanmalıdır. Boş dibekten gelen dibek tokmağı sesleri; "küt küt" diye, dolu dibekten gelen tokmak sesleri; "güm güm" diyerek duyulur.

            "Tıngır mıngır"," şangır şungur", "harıl harıl", gürül gürül" "çatır çutur",  şırıl şırıl", "mışıl mışıl"... seslerinin insan yaşamında ki anlam ve önemi farklıdır. Bu anlamda  yazmak, olanları sorgulamak ve yorumlamakta   sonsuz yararlıklar vardır.

            "Keşkek" kavramına takılırsak.   Dövülmüş buğday, sindirilebilecek besin, akıl süzgecinden geçmiş söz, düşünce, eylem ve olgular için  yapılan bir tanımlama olmalıdır. Ezme, sıkma, şeklini bozma anlamında kulullanmak... gibi bir hakkımız yok. Yaşananları ve yaşdıklarımızı iyiye , güzele, hayra yormak, en büyük sorumluluğumuz olmalıdır.

              Taraf olmak gerekirse; Hakk'tan, adaleteten, hukuktan, barıştan, dostluktan, insanlıktan, emekten,  güzellikten, ahlaki  olandan yana olmak asıl olan., KOCA YUNUS EMRE'nin anlatımıyla;" İlim, ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir. Sen kendin bilmezsen bu nice okumaktır." Tarafında, kendimizi eğitmek, anlamlı olanıdır.

            "Haberci olmak"," yorumcu olmak", "dırdır olmak," "mır mır olmak"...bazı özellikler gerektirir "KENDİN OLMAYA" çalışmak, erdemli olanıdır. BU MİNVAL(doğrultu)de, emek ve uğraş vermenin "yolunda olmak" idiası insanı yüceltir. Yarın ve gelecek kaygısına kapılmadan yaşamak olası değildir. Yarın ve gelecek kaygısı insanların içindeki en büyük güçtür.   Bu gücün; "Rahmani" ve "şeytani" yolda kullanmak bir tecihtir.

              Dibek taşında, dibek döverken;  buğdayları, dibek dışına taşırmadan , sebil etmeden, korunaklı, sakınaklı, ve dokunaklı olarak işin tamamlanması yararlı olandır. Zararla, ziyanla işimiz olamaz, elimiz, dilimiz, o yana varmaz.

            Yaşadığımız coğrafyanın derinliklerinden gelen, "Uruk' diyarından. Yarı tanrı, yarı kral GILGAMEŞ Destanından; Tüm yapılacak güzel işlerde"   HEP BİRLİTE; HEP BİRLİKTE diye  çalıyordu, şafakla birlikte,   Gılgameş'in davulu."

            "Alper tunga öldi mi?,/ Kızıl bayrağ ağdi mi/ Ağdi ,ise ağdi./ Kara toprağ dogdi mi/" Yiğidine böyle seslenir, Türk insanı. Alper Tunga Destanı'nda. " Söz konusu vatan ise gerisi teferruattır." Diyor Mustafa Kemal.

Geçen hafta; 2.İNÖNÜ ZAFERİ'nin yıldönümü kutlandı. Zaferden sonra; Mustafa Kemal'in telgrafı; "Siz,   İnönü'nde düşmanı değil, Ulus'un  makus(ters giden) talihini yendiniz." Diyerek kutluyor Komutan İsmet İnönü'yü.

Eskişehir'de;  107 yaşındaki İstiklal savaşı Gazisini son yolculuğuna uğurlandı. Bilmem haberlerde, basında duyup, okudunuz mu?   Onlar ki; TÜRKİYE CUMHURİYETİ'MİZİN Kuruluşunda hazır bulunan son tanıklardı.  Son iki İSTİKLAL SAVAŞI gazimiz,  hakkın rahmetine uğurlandı. Bize bu cennet vatanı bırakanların ruhları şaad olsun diyerek önlerinde eğiliyorum.04.04.07Ankara

  

p://ihsan.durakailesi.com

DİBEK (TAŞI) ALANI



--

         İlçemiz köylerinde, düğün törelerinde, bir muhabbet yeridir, dibek taşları. Keşkek dövme törensel bir olgudur. Düğün evinin keşkeği, davul zurna eşliğinde, şen şakrak   meydan oyunları ve düğün sahiplerinin  (Oğlan ve kız evinin)  şanına uygun olarak "DİBEKTE KEŞKEK DÖVME" nin   yapıldığı günlere tanıklık ettik.

         Aklıma nereden takıldı bilemiyorum?  Gittiğim köylerde dibek taşını ararım. Çünkü dibek taşı, insanlıkla beraberdir. Avcılık döneminden başlayarak, tekerleğin, ateşin bulunuşuyla insanlık yeni bir çağa girer.

         İnsanlığın çiğ  beslenmeden, pişirme ve   besinleri ezerek yemeye başlamasıyla  hazmı zor tahılların ezilmesi, un olarak kullanılmasına dek, geçen zaman diliminde; besinleri parçalama yollarının da geliştiği bir gerçektir.

         Her evde havan, bulunması beklenemez. Ezme işleri, sert cisimler arasında gerçekleştiği bir gerçek. Zamanla, ezme işinin yapılacağı araçlarında şekillendiğini görüyoruz. Sözgelimi; sarımsağı, susamı, cevizi, bademi, afyonu ezme işinde; ağaç ve taş havanların kullanıldığı, yağ değirmenlerinde silindirlerin kullanıldığını gördük.

         Tahılların kırılması ve dövülerek ezilmesi için kullanılan  büyükçe oyulmuş taşlara dibek adı verilir. Dibeklerin bulunduğu meydanlara   "Dibek Alanı" olarak isimlendirilir. Törensel bir anlamla, dibek alanları, oyun ve düğün meydanları olarak kullanılır.

         Sındırgı köylerinde; Dibek alanlarının temiz ve düzenli olması  komşuların sorumluluğundadır. Ancak Köy dışı arazilere de isimlerin verildiği bir gerçektir. Düvertepe, Çamalanı Köyü ve Çılbırcı Köylerinin kesişiminde kalan; verimli düzlük, çevresi yükseltilerle kaplı   araziye (mekiiye) dibek alanı olarak adlandırılmıştır.

         Köylerimizde ki; dibek taşları, sınır taşları, çeşme başları, dibek taşları mihenk   taşları olarak kabul edilir. Yerleri değiştirilmez. Ayrıcalıkları vardır diye bilirim. Bu anlamda önem kazanırlar. İşaret ve iz olarak kullanıldıkları bir gerçektir.

         Sözün burasında; derin düşünceyle açıklarsak, Bu alanlar, havanlar, dibek taşları, sınır taşları insanın insan olmasında, ölçü, biçimlenme, etkileşim ortamlarıdır. Atalarımızın söylemiyle;" Sofrada elini, mecliste dilini" ölçüyle kullanmayı, söylenen kelamı(sözü) dinlemeyi, oyunu kurallarına göre oynamayı öğreten mekanlardır.

         Bu anlamda;"DİBEK ALANI"  yiğidin harman olduğu, sözün hasının söylendiği, gizli ve kapaklı konuşulmadığı aleniyetin hakim kılındığı, tahılların yeniden biçimlendirildiği törensel mekanlar.

         Zühtübey Caddesi Arnvut kaldırımı yapıldığı 1980'li yıllarda; nereden geldiğini bilmediğim bir dibek taşını, şimdiki Çavdaroğlu Mahalle Muhtarlığı binasının olduğu yere yerleştirdim. Sonra,   Balıkesir'e taşınmam arasında, unuttum. Geçen hafta Cumartesi günü Pazar yerinin kuzey doğu köşesinde  bu taşı görünce duygulandım. Nereden geldiği değil, toplumsal işlevi beni yeniden düşünemeye sevk etti.

         Kaybolan toplumsal değerlerimizin yeniden gün yüzüne çıkarılması, saklanması anlamında sahip çıkılmasına sevindim. Gazetemizin sahibi Hakan Ağabeyimden   bu yazının yayımlandığı Konuk yazar kavramı yerine DİBEK TAŞI veya DİBEK ALANI adıyla yayımlanması daha anlamlı olur diyorum.

         Aslında Sındırgı Camiicedit Mahallesinde; Çitlenbik Üstündeki; Foto Günal, ve Evci Mehmet Amcanın..... evlerini baktığı meydanın adına da "DİBEK ALANI" olarak anılır diye anımsıyorum. Sağlıcakla kalın, bol kazançlı günler.

tp://ihsan.durakailesi.com

FARK



            "...birdenbire beş adım sağında onu gördü

            Paşalar  onun arkasındaydılar.

            O, saati sordu.

            Paşalar:"üç" dediler.

            Sarışın kurda benziyordu.

            Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı

            Yürüdü uçurumunbaşına kadar,

            Eğildi, durdu.

            Bıraksalar

            İnce uzun bacakları üstünde yaylanarak

            ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

            Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı..."

                                                NAZIM HİKMET

                                    ('Kuva-yı Milliye Destanı'ndan)

                        Mart ayı içinde ilçemizde yeni açılan YAĞMUR Eczanesini ziayret ediyorum.   Peşim sıra bir genç bayan girdi yanında bir kız çocuğuyla. Siparişlarini verdiler. Küçük kız cıvıl, cıvıl.  Bu güzel kız çok güzel şiir okuyor diyerek takılındı.

            -"Durun bir düşüneyim "diyerek elini ağzına götürdü.

            "- Şimdi dinleyin lütfen." Dedi.

            Bende aklım sıra  ne okuyacak diyerek düşünüyoyum. Okusa okusa;" Bir gün bir çocuk. Açmış bakmış dolabı, şekerde sanmış ilacı...." diye başlayan tekerleme gibi birşeyler söyleyeceğini bekledim. Küçükkız; üç, üçbuçuk yaşlarında.

            Ağzım açık kaldı. Hayrete düştüm ama fark ettirmedim, içimden sevindim. Bıraksalar çocğu yanaklarında ısırıp sevecektim. Hangi şiir? İşte bu başta yazdığım DESTAN..

            Kalbi pır pır ediyordu okurken. Sanki Ulus Dağı'nı tırmanıyordu. Olay bu.

            Bu gün Atilla İlhan'ın  "O SARIŞIN KURT"  okumaya başladım.  Bu anıyla başlamak anlamlı olur dedim. O güzel küçük kız ezberden okuyunca; İşte fark bu dedim. Ona bu olanağı ve ortamı hazırlayanların engin görüşü. Bana anlamlı geldi. Sevginin, cesaretin başladığı nokta. Yürekli eğitim. Bizler korku eğitimi içinde yoğrulduk. Onu okuma , bunu okuma, şunu okuma....

             Okuduğum eserin 24. sayfasında;" Mustafa Kemal Paşa; ilk meclisinkuruluş düşüncesini şöyle açıklar,"... zira Meclis nazariye değil, hakikattir, hakikatların en büyüğüdür, orduyu yaratacak olan elbette millet, fakat millete niyabeten de , Meclistir."

            Dr.Refik bey;"... şu ittihatçılık töhmeti olmasaydı." Diye yakınır.

            "Mustafa Kemal önce birşey demez..."_ sonra" İttihatçılık, bir ocaktır. Yetişmemizde dahli var, bu... gayr-ı kabil-i bir hakikat!.. nevarki, onlar garplılaşmak temayülündeydi, biz medeniyetçi olacağız... onlar komitacıydı, bir inkılapçıyız... Onlar Osmanlılaşma taraftarıyıdı, biz milliyetçiyiz... eğer bu hakikatları anlatabilirsek... millet davamızı tecviz(onay) edecektir."

             Bilmem açılklayabildim mi?   Asıl anlatmak istediğim; farkı, fark etmek eğitimi vermek olmalıdır. Yoksa havanda su dovmek işe yaramaz. Halkımızın özlü deyimiyle," SEVDİK GİTMEDEN SEVDİK GELMEZ." Bu yolda emeğini, gençliğini, zamanını verip kendini adayacaksın. Yoksa   kahve köşelerinde, sahil kenarlarında, meyhanede  "yangelip yatacaksın", onunla olmaz, bununla olmaz, duayla olmaz, el açmaklaolmaz demekle de olmaz.

            "BİRDE!.. MUSTAFA KEMAL GİBİ DÜŞÜNÜN"   diyor elin adamı. Bizim neyimiz eksik?  Çünkü biz aklımızı pazarda kaybettik. Şimdi akıl arıyoruz.

             Mustafa Kemal "... Benim Tük milletine   manevi mirasım AKIL VE BİLİMdir". " Akıl ve bilimin dışında yol gösterici aramak GAFLET (aymazlık)TİR, DELALET(sapkınlık)TIR". Diyor.

//ihsan.durakailesi.com

TAŞLAR VE BAŞLAR



--

          Taşlar ve başlar sözcükleri  arasında ne gibi ilişki kurulabilir? Sorgulayalım  ve anlayıp, anlatmaya çalışalım. Halkımız ne söylerse, güzel söyler. Dinleyen olursa. Ulular, veliler, bilgeler, erenler hiçbir sözü laf olsun diyerek   söylemez ve üfürmezler.

         Güzel söz insanın yüreğini sızlatır, gönlünü hoş eder. İnsanın önünü açar, Bulanık zihinleri durultur.

         Etkilendiklerim ve sevdiklerim; Hoca Ahmet Yesevi, Ahi Evren, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Mevlana, Pir Sultan, Nesimi,   Aşık veysel...

         Sözünü  gerçek bildiklerim; Eflatun, Sokrates, La Fontaine, Beydaba Hoca Nasrettin, Şeyh Edibali.....

         Şeyh Edibali'nin, damadı Osman Gazi'ye önerilerini içeren Nasihatı var ki; "BEY" olmanın ilkelerini açıklar. Ben değerli buldum. Okuyan olur diyerek   özetleyerek aktarayım:

         "EY OĞUL!

         Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana...

         Gücengenlik bize; gönül almak sana...

         Suçlamak bize; katlanmak sana...

         .............................................

         Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana...

         Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek şekillendirmek sana....

         ..............................................

         EY OĞUL!

         ..............................................

         Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder.

         Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene   sahip olasın!...

         ........................................................

         İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya senin gördüğün gibi büyük değildir..... Ananı, atanı say!... Açık sözlü ol, Her sözü üstüne alma. Gördün, söyleme. Bildin, deme!...

         ... .......................................

         Osman! Geçmişi iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın." Diyor.

         Taşlar isimlendirilirken; renklerine, yerlerine, özelliklerine , güzelliklerine uygun olarak isimlendirilirler. Sözgelimi; gök taş sarı taş, kara taş, barut taşı, gelin taşı, yumcak taşı, çakıl taşı, güvercin taşı, köşe taşı, kilit taşı, dibek(dübek) taşı gibi....

         Başlarda öyledir; kocabaş,iribaş(kurbağa yavrusu), imece(meci) başı, yemece başı, keçi başı, koyun başı, dana başı, at at başı, it başı, subaşı, ahçıbaşı, pehlivan başı, kolbaşı, yolbaşı, gölbaşı, dağ başı gibi...

         Gazete sütunlarından takıldığım cümleler; siyasetçi Osman Bölük başından" Memuru, süslü avrat, varsılı hayırsız evlat, ülkeyi ham laf ve hamasi siyaset, inaat batırır." Demiş.

         "Nesimi'ye sordular ki: yarin ile hoş musun?/ Hoş olayım, olmayayım, o yar benim. Kime ne. Ah! Haydar, Haydar, Haydar. Haydar...."

://ihsan.durakailesi.com