Perşembe, Şubat 03, 2011

SORMA KİŞİNİN ASLINI

Ben kim olduğumu bir bile bilsem?  Anamın anası, anamın babası, babamın anası, babamın babası kim? Kim kimdir? Yedi göbek gerisini kırk göbek öncesini kimler kayıt altına almış ki?

Pof. Dr; Faruk Sümer’in Anadolu’ya yerleşen Oğuz Boylarının nerelere yerleştirildiklerine bakıldığında insanın aklı karışıyor. Konar, göçer toplumdan, yerleşik toluma geçme sancılarının yaşandığı Anadolu coğrafyasında kimsenin kendini, gerçek olarak tanıma, kimliğinin iki yüz yıl öncesini bilmesi olası değil.

Erken yerleşiklerin kendi kimliklerini mezar taşı, arazi, miras bölüşümlerinden çıkarmaları biraz akla yakın.

Benim kendi kimliğimi bilme hakkım var. Ancak; annemi ve babamı, ebeveynlerimi, dedelerimi seçme hakkım yok.

BU DURUMDA;

Benim kendi kimliğimi bilme hakkım var. Ancak; annemi ve babamı, ebeveynlerimi, dedelerimi seçme hakkım yok. Kimliğimde yazılı bilgileri benim belirleme ve kaydettirme gücüm yok.

Ülkemizde yaşanan siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik, etnikite(Köken), inanç ve bölgesel farklılıkların insanlara dayatılması dünyaya egemen olmaya çalışan üstün güçlerin  toplumumuza dayatmalarıdır. Büyük devletlerden küçük devletler çıkarma çalışmalarının sonucudur. Bu çalışmaların örnekleri Avrupa kıtasında balkan devletlerinin yaratılması, Iraktaki yapılanma ve yaşananlar, Sovyetler Birliğinin dağıtılması, Şimdi Orta doğuda güçlü bir Türkiye istenir Mİ?

İhsan sen nerelisin? TÜRKİYELİYİM.

Anadolu ve Trakya yarım adalarının üzerinde; yoktan var edilen; ANADOLU COĞRAFİ BÖLÜMÜNÜN, batısında ikamet eden bir vatandaşım.

Yoz bilgilerle, öz bilgileri, yalın bilgilerlerle yal bilgileri, dürüst kişilerle yalakaları, fırıldakları ayırt etmek zamanıdır. Her insanı insan bileceksin.

Kutsal kitaplarda ve tarihi destanlar insanın hainlikleriyle dop, doludur.

Yaratılan tanrılar, kahramanlar, bilgeler, Kaanlar, gönderilen peygamberler, kutsal kitaplar, insana, insanlığa;  barış ve huzur getirmek içindi.

Seçim ve geçim derdi

Bizi

İyice gerdi.

“SORMA KİŞİNİN ASLINI, SOHBETİNDEN BELLİDİR” Türk atasözü


http://ihsan.durakailesi.com

KARTAL ile YILAN

KARTALI Göklerin fatihi olarak biliriz. Bir çok öykü ve destanlara konu olmuş, yırtıcı bir kuştur. Güç, güven, keskinlik görüşlü, yırtıcı, parçalayıcı özellikleriyle tanınan doğa varlığıdır. Kanatları ve kuyrukları geniş, bacakları tüylü, iri yırtıcılardır. 2-3 yılda ergenliğe ulaşırlar.

Bu özellikleriyle Anadolu Selçuklu Devleti’nin arması, çift başlı kartaldır. Çift başlı Kartal,  Almaya’nın bayrağında da yerini almıştır. Kartal, Beşiktaş Spor Kulübü’nün bir asırlık sembolüdür.

           YILANLAR konusunda ayrıntılı bilgiye gerek var mıdır bilemem? Adı soğuk, kendi soğuk, Kanı soğuk sürüngendir. Tababettin simgesidir. Yılan,eczacıların meslek amblemi olarak kullanır.  Benim konum yılanlar alemine dalmak değil.

Kartal ve yılan arasında  yaşanan bir olayı aktararak, günümüz siyasi kartallarına bir iletide bulunmaktır asıl hedefim..

Tarihin derinliklerinden HOMEROS Destanından; kanatlı sözler olarak anlatılan bir olaydır.TRUVA’LILAR VE AKHA’LAR arasındaki  savaşta, bir komutana anlatılır .

“Kartal tüm heybetiyle gökyüzünde süzülür.  Avını gözler. Yuvada yavruları besin bekler. Yaman bir dalışla yerdeki yılanı havalandırır kuvvetli pençeleriyle. Yuvaya doğru kanat çırpar. Habersizdir başına geleceklerden.

Yılan neye uğradığını anlayamaz. Çırpınır, kartalın pençesinde. Çırpınmayı bırakır. Salar kendini. Tüm enerjisini toplayarak başını kaldırır ve kartalın göğsünü ısırır. Can havliyle pençelerini açar ve yılan kurtulur.

Kartal kendini; Savaş meydanındaki iki ordu arasına açılmış içi balçıklı hendekte bulur TRUVA ovasında.” İnsanlığımızın en büyük yanılgısı yaşanmışlıkları, yaşamamış olarak görmesidir.

TARİH BOYUNCA TÜM SAVAŞLAR SAVAŞ HİLELERi,ALDATMACALAR ve, YANILTMACALARLA KAZANILMIŞTIR.

“KONTROLSÜZ GÜÇ, GÜÇ, GÜÇ DEĞİLDİR.” bir afişten. Şahin küçüktür ama koca turnayı havadan indirir  Küçük olmak güçsüz olmak demek değildir, kendilerinden büyük olandan daha güçlü olan küçükler de vardır. Atasözü


AKLI GÜNEŞTE İNSAN



“Cumhuriyet İnsanı.”

“Cumhuriyet İnsanı” bir kavram olarak aklımıza yerleşmelidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin insanı.

Aklın, aydınlanmanın insanı.”

Atatürk’ü neden çok severim?

Korkusuzdur da ondan.

İsyancıdır.

İsyanın ta kendisidir.

“Bağımsızlık benim karakterimdir” dediği için çok severim.

“Bu işler yapılamaz” demediği için severim.

“Geldikleri gibi giderler” dediği için severim.

Kurallarını kendisi koyduğu için severim.

Aklını severim.

Duygularını severim.

Dosdoğru olduğu için severim.

Kimse merak etmesin.

Kimse hayıflanmasın.

Kimse karamsarlığa düşmesin.

Biz bir grup, bir parti değiliz.

Biz çok daha güçlüyüz.

Biz çok daha fazlayız….

Biz çok daha dayanıklıyız….

Biz kin tutmayız.

Biz ayrımcı değil, kaynaştırıcıyız…”

CUMHURİYET İNSANI OLARAK.

Biz, insanlığın mirasının sahipleriyiz.” Cümleleriyle tanımlıyor Sayın ERDAL ATABEK. 2000’Lİ YILLARDAKİ CUMHURİYET insanını.;” AKLI GÜNEŞTEKİ, GÖZÜ KULAĞI GÜNEŞTEKİ İNSANI.

Bize düşen görev; insanı, insan bilmektir  Aziz vatanın tüm kalelerinin fethedildiği şu günlerde; Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yarattığı  Cumhuriyet değerlerine sahip çıkanların çevresinde Cumhuriyet Halkaları’nı yaratmak olmalıdır..

Güneş bizim içimizde. Biz güneşin altıda, güneşle birlikte güneşe bakarız, güneşle beslenir güneşle yaşarız “ HEP BİRLİKTE, HEP BİRLİKTE” diye çarpan bu yürek bizde GILGAMEŞTEN BU YANA.

Güneş sisleri dağıtacaktır. DAĞILAN SİSLER ALTINDA Kİ güzellikleri yok etmek isteyen güçlere karşı dimdik ayakta durmak onur ve erdeminde buluşmak zamanıdır.

Yaşam bizim ellerimizle yükselecektir

 

 

Perşembe, Ekim 08, 2009

SU İLE SAMAN

 

Saptan samandan söz etmeninin zamanı mı? Anadolu kar altında iken,  şimdi sırası mı suya sabuna dokunmak?

Sındırgı kar altında. Varsıllar,  bu soğukta sobalarının başında nohut kavurup, kestane patlatırken, yoksulu, hastayı, yaşlıyı, kimsesizi, aç ve açıkta yaşayanlarımızın yerine kendimizi koymaya ne dersiniz?

 Su ile saman arasındaki ilişkileri sorgulamak gerekir. Yaşadığımız günlerde herkes krizden dem vuruyor. Herkes krızi bahane ederek onlarca çalışanı kapılarının önüne koyduklarını yerel ve gel basından, radyo ve televizyonlardan izliyoruz.

İlçemizde sanayi tesislerinin olmaması işsizlik görüntülerinden uzak gibi… Görüntünün aslı, ilçemizde beldemizde, ilimizde köylerimizdeki kahvehane, oyun ve internet salonlarının gün geçtikçe çoğalması.  Bu mekanlar gerçekten insanlarımızın gereksinimi mekanlar. Açılmasına, buralarda zaman geçirilmesine karşı değilim.

Benim işlemeye çalıştığım, çoğalma hızı, genç insanlarımızın işgücünün boşa harcanması. Bu mekanlarda, insanlarımızın boş hayaller peşinde koşmaları. Bir çay için bir birlerini satmaları.

Toprağa bağlı olmadan yaşayan insanlarımızın büyük kent varoşlarında umutsuzluk ve yoksulluk içinde karamsarlıklar cenderesi altında kendi yaşamlarını karartmaları. Ayrıldıkları köye geri dönmenin baskısı,  babaları, dedeleri gibi toprakla haşır ve neşir olamamaları insanımızın asıl sıkıntılarıdır.

Su içerek karın doymaz ki. Atalarımızın güzel sözü; Sakla sarı samanı gelir onun zamanı, sarı samandan yaptırdım ben bu hanı.”

Samanı sarartan sudur. Saman ıslandı, nem aldı diyerek onu yele sele, bırakmak emeğine ve gençliğine yazık olur. Bu durumda; >Suda samanda yaşam için mutlak gereksinim.

Bu anlamda; “Zaman paradır.” Yenilmeyen, içilmeyen bir değer nasıl para olabilir? Bunu siz düşünün.

Sizin önünüze konulan fırsatlar birer ayrı değerlerdir. Her değeri değerlendirme konusunda başarılı olan krız tüccarları size suyu önerirken kendileri samanı ve malı götürmenin peşinde olduklarını hiçbir zaman unutmamalıyız.

Onlar ki hep yokluktan yoksulluktan dem vurur, her gün zarar ettiklerini söylerler. İşin aslı, sermayemiz bölünmesin zenginliğimiz azalmasın kaygısı içindedirler.

            800’ncü doğum yıldönümünde Hoca Nasrettin’le 2008 yılını uğurlayalım. “Nasreddin Hoca heybesine iki kilo leblebi doldurmuş,

Tarlaya giderken çocukları görünce durmuş.

“Size leblebi vereceğim ama, Tanrı gibi mi dağıtayım, benim gibi mi?”

Çocuklar, “Tanrı gibi” diye bağırmış...

Hoca, birine bir avuç, ötekine iki tek

Dağıtmış heybe bitene dek.

Çocuklar üzülmüş; “Birimize az birimize çok verdin,

Kavga çıkarmak mı derdin...”

Hoca gökyüzüne seslenmiş:

“Ulu Tanrım, görüyorsun ya adaletsizliğe çocuklar bile isyan ediyor!”

 


ÖFKELİ YAŞAM

Davranış kalıplarımızı tanıyalım. Basit olanlarda başlayıp karmaşık olanlara gidelim.

         Güleç yüzlü, yardım sever, yiğit, mert, dürüst, sakin, saygılı, edepli, çalışkan, babacan… gibi davranışlarımız bizim kimliğimizdir.

         Yalancı(riyakar), güvensiz, kavgacı, edepsiz, küfürbaz, çimri(hasis), kıskanç, dedikoducu, kavgacı, anlayışsız,kabadayı, kibirli… gibi davranışlarımızı gören çevremiz bizi yadırgar.

         Eğitim dili olarak tanımlamam gerekirse; insani ve hayvani davranışlar olarak açıklamakta yarar vardır.

         Basını, tvleri izlerseniz görürsünüz. Koca koca, yaşlı başlı, kendi konularında kendilerini uzman ilan eden, kendilerini birikimli, kültürlü ad edenlerin davranış modellerine bir bakınız. Kendinizden utanırsınız.

         Siyasetçisinden, sporcusuna, sporcusundan magazin proğramları ve tv dizileri öfkeli yaşamı körükler nitelikteler. Kin, nefret, ihtiras, gasp, öfke hakim  diziler.

         Dünyada ne kadar insan varsa o kadar da değişik istek ve önerilerin olması kaçınılmaz.

         Ancak Toplumları, uyuşturan, duyarsız kılan, toplumum bir biriyle kavgalı, sokaktaki insanlara kini, öfkeyi, hırsı, acımasızlığı, sadizmi yüklersen; sokaktaki, caddelerdeki, kentlerdeki, köyler ve kasabalarda k huzur ve güven ortamı alt üst olur.

         Soysal dayanışmanın da, ekonominin de, kültürün de, siyasetin de mayası, karşılıklı güvendir. Tüm güzellikler, başarılar, güven üzeride yükselir.

         Bu durumda; kendimizi ve kendi çevremizdeki insanlara öfke kontrolu dersi, kursu mu açmalı? Yoksa Bu toplumu yeniden mi yaratmalı? Önerilerimin ikisi de boş öneri. Neden boş olduğunu belirtmeliyim? On binlerce yıldır insanlığımız ne çektiyse; Kralların, kral adına hareket edenlerin, yönetici güçlerin, hakim güçlerin baskı ve zulümlerini, atalar,boyu çeke gelmişlerdir.

         Yiğitlik-mertlik tüfek icad olunca, doğruluk-dürüstlük para kullanılmaya başlanınca, ilim artıkça zalimlik artmış. Yeryüzündeki tüm inanç sistemleri insanlar arasında ki, dostluk, kardeşlik gibi insani olguları korumaya, yaymaya çalışırken görün ki insanlığın başına neler gelmiş.

         Öfkenin egemen olduğu yerde; akıl baştan gider. Yerine insanı korumayan, insanı örseleyen, aşağılayan, insanı iten, öteleyen ayrımcı duygular davranışlarımızı yönettiğine inanırım.

        

'Manevi Mirasım Bilim ve Akıldır!'

"Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır... Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur... Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar."

Mustafa Kemal

Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip'in sorusuna Mustafa Kemal'in yanıtı. Kaynak: İsmet Giritli,

 


İNSAN VARDIR

“İnsan vardır sakindir. İnsan vardır öfkelidir.

İnsan vardır olgundur. İnsan vardır hamdır.

İnsan vardır önce kendisiyle barışıktır.

İnsan vardır önce kendisiyle kavgalıdır.

İnsan vardır sevgi doludur. İnsan vardır nefret doludur.

İnsan vardır bağışlayıcıdır. İnsan vardır kindardır...

Siz hangi gruptasınız?”…(E.Kongar)

            Sözü öze bağlayalım, işe iş, cana can, dişe diş. İnsanın yaradılışına dokunmadan yolumuzda yürüyelim. İnsanımızın  yaradılışına uygun özelliklerini  zorlamadan, insanın zorlanmadan yaşamasına bir katkıda bulunanlım.

            “İKİ KAPILI HANDA” zorunlu ikametimiz var. İnsanımıza yapılan sunumlar ne bir iltifat ne bir rüşvet. Herkes becerisi ve kapasitesi oranında  bu nimetlerden yararlanma hakkını kullanır.

            Bu bağlamda Yukarıda anılan özelliklerini gördüğümüz insanımız, bizim insanımızdır. Gelecek kaygısı insanımızı halden hale sokar.

            Ancak insan yine insandır. Hangi durum ve şartlarda olursa olsun. Beğenileriyle, seçimleriyle,  hal ve hareketleriyle, insanı insan yüceltir.  Yüceliğinin mertebesindeki insan aşağılardaki besinlerde nasiplenerek insanlaşır.

            Hikâyeyi bilirsiniz ama ben yine de yineleyeyim.

“Tabut, musalla taşında bekliyor. Öğle namazı kılınmış, cemaat tabutun yanında saf tutmuş ama imam efendi ortalarda yok.

Ayık saatlerinden birinde olmalı ki, Bekri Mustafa da cemaatin arasındaymış.

Cenaze namazını kıldırması için rica etmişler. Fazla üstelenince kıramayıp namazı kıldırmış.

Ardından da tabutun baş tarafına eğilip bazı sözler fısıldamış.

Cemaati almış bir kuşku. “Bekri Mustafa merhuma ne dedi” sorusu akıllara takılı kalmış. Israr, rica, minnet karşısında Bekri Mustafa dayanamayıp sırrını açıklamış.

“Dedim ki” demiş, “Sen şimdi öbür dünyaya gidince sana ‘dünyada durum nasıl’ diye sorarlar. Onlara ‘Bekri Mustafa imam oldu’ de, onlar gerisini anlarlar.”

Sonun sonu: İnsan, insanın mürşididir. Bilim insanlığın eseridir. “İlim ve bilimden gayrı yol gösterici aramak gaflettir delalet(sapıklıkltır.” Diyen Atatürk’tür.Hiç kimsenin Türkiye’mizin insan mayasının bozulmasına hizmet etmeye hakkı yoktur. 

 

 


EŞREF-İ MAHLUKAT

        Yaz mevsiminin son ayındayız. Ağustos  ayı milletimizin tarihinde anlamlı bir yere sahiptir. Yaşadığımız coğrafyanın insanlık tarihinde doğaya açılmanın tarlaya tapana çıkarak, ürünlerini toplamanın zevki, sefası, acısı cefası içindedir.

         Bu anlamlı zaman diliminde; Anadolu kapılarını 1071 Ağustos’unda Türklere açtık. 26 Ağustos 1922 Afyon ovasından AKDENİZ’e Anadolu işgalcilerini yurdumuzdan kovduk.

         İnsan yaşamı da bu şekilde emekleme, dal durma, yürüme, kendi yaşamını , kendi geleceğini kendi belirleme devinimleriyle mevsimlerden mevsimlere akarak tamamlandığı bir gerçektir.

         Söyleşilerimizin tadını kıvamını belirlemek için;” Biraz kül biraz duman misali”yle taçlandırmak bana huzur veriyor. Bu huzuru paylaşmanın sonsuz vevkini yaşıyırum.

         Bu bağlamda;

         Dosttan dosta kalben sevgi akar. Bu akışı dur durmadan, kendi minvali üzerindeki akışın şırıltılarını içinizde duymanız için, çevirilerini ünlülerimizin yaptığı Rudyard Kipling’ten dizeleri sizinle paylaşalım.

         “EĞER

Eğer herkes seni suçlarken…Sen başını dik tutabilirsen,

Eğer senden herkes kuşkulanırken… Sen kendine güvenebilirsen,

Eğer bu kuşkulara da hoşgörülü davranırsan,

Eğer bekleyebilir ve beklemekten bıkmazsan,

Hakkında yalan söylenirken… Sen yalan söylemesen,

Ya da  senden nefret edilirken…Sen nefret etmezsen,

Ve yine insanlara tepeden bakmaz…Ukalalık etmezsen:

Eğer düş kurabilir…Ve düşlerinin tutsağı olmazsan,

Eğer düşünebilir… Ve düşüncelerini ihtirasın haline getirmezsen,

Eğer hem zaferi hem de felaketi göğüseyebilir

ve bu iki sahtekara da eşit davrana bilirsen;

Eğer söylediğin gerçeklerin… üç kağıtçılar tarafından…

Aptalları tuzağa düşürmek için çarpıtıldığını,

Duymaya dayanabilirsen,

Ya da yaşamını adadığın eserler yıkıldığında…

İşe koyulup yıpranmış araç ve gereçlerinle, onları yeniden yaratabilirsen:

…………

Bütün yıpranmışlıklarından sonra bile yeniden dönüş için zorlayabiliyorsan

Ve içinde, onlara DAYAN diyen iradeden bir şey kalmamışken..

Dayanabiliyorsan………

Ya da insanlığını unutmadan krallarla birlikte yürüyebiliyorsan,…

Uzun  bir maratonda ki gibi koşa bilirsen,

İşte o zaman Dünyave içindeki her şey senindir.

Ve daha önemlisi-sen artık adam olmuşsundur oğlum.” Cumhuriyet AYDINLANMA E.Kongar.3.8.2009

         Konumuz insani değerler. Sorunumuz yaratılmışların en güzeli( eşref- mahlukat)ının özelliklerini özümsemenin insana kattığı, insanın güzelliğine katkılarını pekiştirmek. Gerisi yalan.

 

 


“DÜRTME, DÜRTMEK”

Dilimizde bir deyim olarak yerleşiktir. Birilerinden öfke çıkarmak, hayvani duygularımızı tatmin etmek için, taraflar; uygun olmayan deyimle; “”gaza getirmek” için dürtmeler yapılır. İnsanoğlunun yaradılışındaki özellikleri gereği, dürtülere açık bir yapısı var. Aferin, haydi sende yaparsın, sen kimden aşağısın sözleriyle insanlarımız uyarılır.

Bu uyarıyı öküz ve mandaları harekete geçirmek için dürtme aracı üvendiredir. Ucuna takılan, küçük çivi NODUL, can acıtarak bu görevi yapar. atlarda kırbaçla  dürtme, uyarma yapılır. İşimiz insani değerleri işleme olduğunda konunun anlamı değişir.,

Davranış bilimleri anlamında; insanı yöneten güçlü isteklere; dürtü adı verilir. Dürtme dışarıdan, birileri tarafından yapıldığını herkes bilir. Kasıtlı yapılır.

“Çocuğun bir şeyi ‘isterim de isterim’ diye tutturması bu ‘dürtü kontrolü’nün olmamasındandır.”

İnsan gelişiminin ilk basamaklarında yer alan dürtülerimizi kontrol belli bir eğitimi, ve eğitim anlayışını benimsemekle gerçekleşir.

Siyasal ve toplumsal alandaki dürtülerin, çocukta olduğu gibi” isterimde isterim” biçiminde olduğunda toplum içinde ayrışmalar ve dayatmalar kendini gösterir.

Şu günlerde yaşadığımız siyasi ve ekonomik gerginliklerin kökeninde; demokrasinin kendi dürtülerinin dinamikleri içinde gelişip olgunlaşması için gerekli olan” dürtü kontrolünün olmamasının sonuçlarıdır.

Dürtü kontrolu; düşünme, olay ve olguların çözümlemesini ve birleşimini önceden tespit etme, hazır olma eylemleriyle gerçekleşir diye bilinir, söylenir.

Kendi kendimizi kontrolümüzü etkileyen en büyük etkenlerin başında; REKLAMLAAAAAAAR gelir. Kim kendini iyi reklam ederse, bizler reklamların etkisiyle kendi dürtü kontrolümüzü kaybederiz. Reklamlarla, bir çeşit nodullanırız. Boşuna söylemiş olmazlar;” 100 liralık sermayemin, 99 lirasını reklam için veririm “diyenler.

Birde bakarız ki, hepimiz reklam bağımlısına dönüşmüşüz.“Bu beyin yıkamaya hangi çocuğun, hangi ergenin beyni karşı koyabilir. Dürtü kontrolü de böylece ortadan kalkıp gidiyor. Bu sonucun bütün zararlarını yalnız çocuklar değil, yanız gençler değil, aileler de çekiyor, bütün toplum çekiyor.” Diyor. Sayın Prof. Dr. ERDAL ATABEK

Toplumumuzu germe noktasında; kasıtlı ve bilinçli olarak, küresel güçler tarafından yapılan dürtmelere karşı; Ulusal Dürtülerimiz için KENDİ KENDİMİZİN DÜRTÜ KONTROL EĞİTİMİNDEN GEÇİRMEK gerekir. Tavşana kaç, tazıya tut diyen reklamlara kapılmadan geleceğimiz kurmak önemli.


BARIŞ GÜNÜNDE;

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun dış politikası “fetih” kavramına bağlıydı; dinsel bir içeriği de bulunan fetih, gerçekte “istila-işgal” siyasetine dayanıyor; hiç durmaksızın yeni topraklara el koymak amacıyla savaşçılık doğal sayılıyordu.

Atatürk Cumhuriyetinin en köktenci ve çağdaş devrimlerinden biri bu alanda gerçekleşmiştir.

Türkiye “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini benimsemiştir.

Ne var ki yaşadığımız coğrafyanın koşulları ve dünyada egemenliğini sürdüren Batı emperyalizmi bizi rahat bırakmıyor.

Bölgemizdeki gelişmelere bir göz atmak bile ne güç koşullarda barışçılığımızı sürdürmek zorunda olduğumuzu göstermek bakımından yeterlidir.

Irak’ta olup bitenler, Amerika’nın bu coğrafyadaki tutumunu tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıklıkla sergilemektedir.

Anadolu’nun kuzeydoğusunda patlak veren savaşın Türkiye’ye taşıyacağı sorunları tahmin etmek kolay değildir.

Ne var ki kuzeydoğumuzdaki Rusya ve güneydoğumuzdaki Amerika için barış kavramı dış politikada yeterli sayılmıyor; petrol coğrafyasını paylaşmak iddiası ve hırsı, bölgede geçerli siyasal ilişkilerin mantığında ağır basıyor.

Bölgedeki etnik grupların ise bu büyük çatışmadaki rolleri, ne yazık ki, figüranlıktan öteye geçebilecek çapta değildir.

Buna karşın kullanılmaya çok elverişli bir etnik haritanın emperyalist güçlerce paylaşıldığı da bir gerçek...

Bölgedeki her bir etnik grup, kendisini destekleyen dış büyük güçün çıkarlarına göre davranmak zorunluğundan kendisini kurtaramayacaktır.

Kafkasya’nın ve Kafkaslar’ın Türkiye için özel bir önemi var. Kuzey Irak’taki Türkmenlerin ağırlığı öteden beri biliniyor.

Şimdi bu iki bölgede birden savaşların gündemi oluşturmaları, ne kadar kritik bir süreçten geçtiğimizin göstergesidir.

Kuzeydoğumuzdaki ve güneydoğumuzdaki gelişmelerde Türkiye Cumhuriyeti’nin işlevi ve ağırlığı iyice hesap edilip tartılmalıdır.

Türkiye bölgedeki dengeler üzerinde etkisi azımsanmayacak bir devlettir; bölgede bilek güreşi yapan iki büyük güçten birine körü körüne teslim olmak güdülenmesinden kurtulmalıyız.

Fetih duygularını tarihe gömdüğümüzü ve barış kavramını devletimizin şiarı yaptığımızı hiç unutmamalıyız.diyor aklı başında olanlar.  1 Eylül’2008’in anlam ve önemini kavrayamayan, susam denesi beyinlere sunulur. Benim saptayabildiğim, aklımın erdiği düşünceler, gönül verdiğim düşünce gücü bunlar.

Arzederim. Mübarek, kutlu ve sağlıklı Ramazan ayı geçirmeniz için.

 


AMAN DİKKAT!..

         1970’li yıllarda beynime kazınan bir cümleyi sizlerle paylaşmazsam eksik yaşamış olurum.

                Beni tamlaya cümlenin kime ait olduğunu bilemiyorum. Yazı dersimizde, yazı öğretmenimiz sınıf tahtasına bir cümle yazdı. “DİKKAT ALTINDAN DA DEĞERLİDİR.”  -

“-Bu cümleyi kesik uçlu kamışlarınızla bir resim kağıdına istifleyiniz dedi.” Yazı notlarınız bu istif çalışmanızdan vereceğim dedi.Ders sonunda sınf başkanı toplayıp öğretmenler odasına getirsin. Sınıf başkanı  kendimim.

Yıllar önce öğretmenlerimizin  bize verdiği bu güven üzerinden sorumluluk bilincinden ödün vermeden yaşamanın  önemini yıllar sonra anlayabiliyorsunuz.

 Söyleşime, “Ülkemizde Bilinç Edinme Gerekliliği” üzerine AYYÜZ SABUNCU’nun sözleriyle devam eldim.

“Sağduyu, eğitim, akıl ve toplum değerlerini kullanabilme yetisine bilinç denebildiğine göre bunun eksikliği/yanlış algılanması sanayi, tarım, çevreden tutun da siyasete dek kendini belli eder; çözümü de toplumsal bilincin geliştirilmesindedir.

Bilinç saygın, mutlu topluluklar yaratır. Yineleriz ki Türkiye bu tür mutluluğa Atatürk döneminde, çağdaş bilinç düzeyiyle erişmiştir. Toplumsal mutsuzluğa neden ise sapkın bilinçlerdir; sorundan kurtulmanın bir yolu çağdaşlaşmadır.

Atatürk’ten sonraki iktidarlar ulusal bilinç ve üniter devleti” güçlendirip, çağdaşlığı yaygınlaştıracaklarına, dini açık ya da gizli kullanarak; sorgulayamayan, cahil, bilinç yoksunu kitleler yaratarak iktidar olma fırsatını yitirmek istememişlerdir. Ulusal bilinçle kurulan Türkiye’de dini siyasete katma çabası 1950’lerde belirginleşip 2002’den sonra da yoğunlaşarak güç kazanmıştır.

Ailede başlayan eğitime ahlak, sağduyu, tutarlı davranış, sevgi-hoşgörü, dürüstlük, üretim gibi yetiler de katılmalıdır ki oluşan bilinçle sağlıklı devlet anlayışı sağlanabilsin. TC, Kuruluş döneminden beri Sevr denen gayya kuyusuna, İttifak Devletleri’nce sarkıtılmak istenmişti.

Atatürk döneminde, ABD’ye karşın, Türkiye; Lozan Antlaşması’yla bağımsız, laik, saygın bir hukuk devleti olarak kuruluşunu İttifak Devletleri’ne onaylatma bilincine yücelerek erişmiştir. Ermeni soykırımı gibi sapkın, gerçek dışı ideolojiler her şeye karşın hâlâ devrededir.

Emperyalist devletlerin kendi ülkelerinde koruduğu ulusal değerler, bağımlılaştırılmak istenen ülkemizde hedef saptırmak için kullanılmakta; usulsüzlük, yolsuzluk, çıkarcılık gibi kafa karıştıran düşük ahlak değerlerinin gündem oluşturduğu bir sarmalın kuşatması altına hızla itilmekte, sonu toprak bütünlüğünün bozulmasına dek varabilecek bağımlı bir devlet anlayışı, bilinçsiz de olsa işletilmeye çalışılmaktadır. “

Bu hafta sonu,  ülkemiz genelinde yaşananlar, birlik ve bütünlüğümüze yöneltilen tahrikçi unsurların körüklemeleridir. Kadınlarımızı gençlerimizi, çocuklarımızı öne sürerek, toplumda korku ve panik yaratma çalışmalarıdır.

Dünyanın cebelleştiği ekonomik buhranın acılarını, sancılarını,güzel insanlarımıza  ödettirmenin kargaşasına kapılmayalım.

“Azalan millî hasıla, çoğalan işsizlik, halka ve bazı güvenilir istatistiklere göre senede yüzde 50’nin çok üstünde, bazı kayıtlarda yüzde 30-40’larda, iktidara göre ise yüzde 10’larda olan pahalılık/enflasyon 2007’de 40 milyar dolar, 2008’de 45-55 milyar dolarlara varabilecek cari açık gibi devlet zafiyetleri adaletsiz gelir dağılımına ivme kazandırıp, halkın dayanma gücünü tüketmekte, sonuçta ülke vurgun yemiş bir dalgıca benzemektedir.”

 


YAŞAMAK

        “Şımarık, her istediğinin yapılmasına alışık bir kadın, ünlü bir ressama gider. Resmimi yaptırmak istiyorum.

         Ama;

-          Hem iyice bana benzesin. Hem de güzel olsun.

Ressam kadına iyice baktıktan sonra;

-          İkisinden birisini seçmek zorundasınız!..”

***

Yediden yetmişe, herkes yaşamak ister. Devinimlerimizin tümü yaşamak içindir. Canlılar aleminde tüm hayvanlar, bir biçimde yaşama savaşımı verir.

Organizmalar(canlı varlık) alemin de egemen olan düşünce; Et yiyen hayvanlar, ot yiyen hayvanlara egemendir. Bu kuralı tersine işletmek, koyuna et, kurda ot yedirmeye benzer. Hem etle, hem otla beslenen biz insanlar arasındaki insani ilişkiler de,  kısmen buna benzer.

Tarım öğretmenimiz derslerimizde bizlere takılırdı;

“-Çocuklar, ot kafalı olmayın, Zoolojik bir kuraldır, ot kafalıları; et kafalılar yönetir.”diyordu.

Yaşamak üzerine onlarca düşünce üretilip şiirler yazılmıştır.

“YAŞAMAK, orman gibi kardeşçesine.

Bir ağaç gibi tek başına hür...” Mümkün mü? Evet mümkün. Sizi, yalnız başına bırakıp,  hür düşünüp, hür yaşatırlarsa. Sözün tam burasında Prof.Dr. Faruk Erem diyor ki;

“YAŞAMAK

Acı gerçek

Tatlı yalan

Sadakat(bağlılık) yorgunluğu

Eski resim üstünde toz

Yaşamak, yaşamak…

Allah’ım, yazdıysan boz

Geldim sana seke seke

Aç kapıyı bezirganbaşı

Yüzümde kuruyan leke

Gözyaşı

10 yıl önce aramızdan ayrılan hukukçumuzun kaleminden damlayan bu duygular.

***

Şimdi bir zorunlulukla karşı karşıyayız. Aklımız çatal, dilimiz çatal, düşüncemiz çatal, elimiz çatal, kolumuz çatal… çatal matal, kaç çatal? Diyerek, yaşama işini bilmecelere dönüştürdük. Bir birimizin aklını karıştırmayı o kadar iyi başarıyoruz ki, bırakın gitsin. İnsanca yaşamak için, çatal matal düşüncelerin, davranışların, anlamsızlıkların yaşama katkısı sizce ne olur?

Adamın arkasından “deme, deme, demedim mi? Deme, deme, demedim mi?..”şarkısını söylemezler mi? Haydi hayırlısı.

Yaşamak için iyi, güzel, başarı bizim oluyor.  Hamd’ü senayla.

Yolsuzlar, hırsızlar, yokluklar, açlıklar, kıtlıklar, örtbaslar, kimin, neyin adına? Sen, ben, bizim oğlan, hala, dayı, damat, yeğen gökten zembille varsıl iniyorlar. Ben sen o… züğürt ağa torunları.

Gerisi;” Yatan millet sağ olsun, kalan sağlar bizimdir.”

Nasıl olsa bu vatan,”yağma hasan böreği”.


"SU GELİR..."

         “Güneşle uyandın mı hiç?” güneşle uyanarak güne başlamak, insanın miskinliğini sıyırıyor bedenden. Mahmur gözlere sözüm yok. Uyku mahmurluğu doğaldır. Gündüzün karnını yarmadan, bütününü yaşamak günün.

         Geçmişi anımsarken, dün ne güzel uyandım, yeni güne, bu gün daha sağlıklı uyanmalıyım, diyerek kendinizi çalar saat gibi kurdunuz mu? Bu işlemi yaptıysanız, kendinize en büyük iyiliği yapmış olursunuz.

          Offf…  yarın yine çok iş vaaar! Yakınmalarıyla yatarsanız, uykuya doyamazsınız. Uyku, uykunun mayasıdır. Tembellik, tembelliğin mayası. Nereden takıldım uykuya?

         ***

         Yaşadığımız günlerin bir mizanını çektim. Ekonomik sosyal, kültürel, ahlaki, teknolojik, biyolojik…. Ne varsa hepsinin altına bir çizik, çizdim.

         Bugün ülke olarak her konuda nasıl geldik, bu günlere? Barışın, kardeşliğin, dostluğun, arkadaşlığın, eşliğin, zenginliklerimizin anlam ve önemini kavrayabildik mi? Yakınmak benim işim değil.GerçekTespit yapmak önemli.Gerçekleri tespit etmeye benim gücüm yeter mi? Bilemem.

          Sıkıldım, dil ucuyla mırıldandım kendi kendime sabahın seherinde;

         “Su gelir güldür güldür,/ Gelde yar beni güldür./ Bir damlacık kanım akmaz. Öldürürsen sen öldür…”

         Bende bu delilik varken, sende bu aşk, daha çok günler bekleriz; barışı, kardeşliği, dostluğu, adaleti, huzuru, ulusal birlik ve bütünlüğü.

         ***

Pazara satışa çıkmış tüm beyinler. Ne isterseniz var. Kuş beyni, kuzu beyni, Tilki beyni aslan beyni, eşek beyni, öküz beyni at beyni, fil beyni çeşit çeşit mübarekler.

Sordum beyinleri pazarlayana, en iyi beyin hangisi?

-Yapacağın yemeğe göre değişir. Beyti mi? Salata mı? Türlüsü mü? Kapaması mı? Hangi yemeği yapacaksan seçimini ona göre yapacaksın.

         -Ama iki beyin var ki, her yemekte güzel olur. Nedir onlar?  Dayı sende çok cahilmişsin hani yani. Bu yaşa kadar bu beyinleri öğrenemediysen yazıklar olsun. Eh dedim cahillik hamlık başa bela. Doğru söylüyorsun. Sen bana o iki beyinden birer tane ver yeter bugün dedim.

         - Tamam dayı. Sana bir kuş beyni, birde kuzu beyni veriyorum.

***

Biz  bu günlere nerelerden geldik?

“Gulu gulu danslarından...

Öyle sessiz gelmediler...

Gümbür gümbür geldiler... Medya patronları, işadamları, gazeteciler, kimi sözde aydınlar alkış tuttular onlara, yere göğe sığdıramadılar…”(BASINDAN)

         Yiyenlere, doyanlara, soyanlara …yarasın.

 

 

        

 

 

 

 


KÜREK VE YÜREK


         “Aman başım, ağrıdı dişim./ Çok içmişim, ben sarhoşum./ Nanay, nanay gülüm,/  nanay can yoldaşım./ nanay ellerin yarı./Çürük bellerini yari…

         Çok dertiliyim, çok yüklüyüm, yatmaya yürek gerek, atmaya kürek gerek…” böyle bir Azeri ağızlı bir türkünün yarım yamalak sözleri sabah sabah aklıma düştü.

         1980’ li yıllar. Sındırgı Bayırlı Köyü’nde görevliyim. Köyümüzün eski muhtarlarından.  Şimdi rahmetli, Doğan Karaman, Okul bahçesinde, bir  ziyaretinde;  

“-Hocam; Benim evin penceresinin yakınından DSİ su kanalı geçiyor. Bahar kanal temizliği yapan işçileri izliyorum. Çalışıyorlar, dinlesinler hem de bir çayımı içsinler diyerek, bir demlik çay yapıp yanlarına gittim, kendilerine ikramda bulundum.

Hem çay içip, hem sohbet ediyoruz. Aklıma bir soru geldi. Rast gele sordum. Sizi izliyorum. Hep eğilip kalkıyorsunuz kanal içinde. Kürekler kalkıp iniyor, ucunda azcık ot, çöple. Hiç küreklerin dolu olduğunu göremedim, dedim. Bana gülüştüler. Sonra anlatırız diyerek kanala işlerine döndüler.        

  Bu iş beni aklıma yatmadı hocam” diyerek, aynı soruyu bana yöneltti.

Aklım erdiğince yanıtladım.

         -Bak doğan ağabeyim dedim; Onlar sendikalı, sendika ve kurum arasında sözleşmede neler yazıyorsa onu gereğini yerine getirirler. Saat üzerinden ücretlendirilir. Bizinde ek ders ücretimiz var. Ben bu ek dersi işlediğim benim kanıma sütüme kalmış. Onlarında öyle. Küreklerini kulaklarına kadar, ağır çamur ve çöple doldurup, kanal dışına sürekli savurmaya küçük kürek gerek. Sabahtan akşama bu ağır işçiliği yapmaya yürek gerek dedim.

         Şimdi anladım öğretmenim dedi. Küreğin ucuna az çamur, ağı hareket, gelsin çaylar, gitsin çaylar, oyun olsun torba dolsun. Herkes bizi çalışırken görsün. Çalışmayacaksın. Çalışıyor gibi yapacaksın. Demek istediler. Benim, hem çayımı içtiler. Hem benim ikramımı ret etmediler, hem de çalışma zamanlarını doldurmanın telaşıyla bana sonra anlatırız diyerek işlerine döndüler.

Birileri bizi otururken görmesin demek istediklerini şimdi anladım dediği kulaklarımda çınlıyor.

Bu dilediğim bir anlatım. Bu böyle midir? Gerçek nedir? Bir vatandaşın yakınması değil. Bilgilenme gereksinimidir. Yaşananlar doğrudur yanlıştır tartışılır.  Suçlamadan, çamur atmadan, araştırılır, usulüne uygun. Ulu, orta insanı aşağılamak, insanca olmayan bir durum. Bu durumu çözmeye benim gücüm yeter mi, yetmez. Kişisel çözmeye kalkmak kahramanlık olur. Kurumlar arasındaki, ilkeli, tutarlı, hakkaniyet kuralları, hukukun üstünlüğü bağlamında sorunları çözmek, anlamlı olur.

Bu durumun ortadan kaldırılmasına kürek ve yürek gerek. Dışarıdan birilerinin okuyup üflemesiyle sorunlar çözülmez.

 


"HAYAT SİNEMASI"

       Hayat, akıp giderken. Hep bu günden beslendi. Unutuldu ne varsa geçmişe ait. Bir Selahattin Kına’nın sesi kaldı kulaklarda. Hayat Sineması sahnelerinden.

         Hayat Sineması’nı tanıtayım. İlçemizin Balıkesir Caddesinde;  1937 yapımı Emim Ağaoğlu’nun Evinin Güneyinde, 1960’lı yılların

Hayat Eczanesi’nin sahibi Eczacı Mustafa Boduçcuoğlu’un( Yaşıyor mu bilmiyorum?) evinin arakası. Yazlık Hayat, Kışlık Hayat Sineması; Bu gün kü Hükümet Konağı Bahçe kapısı girişinde bulunan; Bayırlı Köyünden rahmetli Kireçci Hasan Ayan amcanın tütün deposunda filimler izlenirdi.

         Kasabamızda ki gösteriler, konserler bu alanlarda gerçekleştirildiğine tanık olduk. Bu günkü iş Bankası’nın doğusunda yer alan Hulusi (bey)Kadığlu’nun Zafer Sineması Sındırgı’mızın Eğlence mekanlarıydı.  Açık havadaki balo düğünler, bu mekanlarda ikl görücüye çıktılar.

         1967’li  yıllardan sonra yapımına başlanan BELEDİYE SİNEMASIdır. Sonra, Rahmetli Kaya Edremitlioğlu’nun Yazlık Hayat Sineması, bu günkü kapalı Pazar yeri alanında uzun yıllar kasabamız halkına hizmet verdi.

         Bu tanıtımları neden yazdım? Parklar, Pazar yerleri, panayırlar, sanat ve kültür etkinliklerinin gerçekleştirildiği mekanlar. İnsanımızın kültürce beslendiği alanlardır. Onlarca Film izledim.  Beni etkileyen, Bugünkü belediyemizin üstünde ki kışlık sinema da; Hailde Edip Adıvar’ın; “VURUN KAHPEYE” romanından uyarlan Ulusal duygularımızı besleyen  bir filmdi. Yeni filmleri dört gözle beklerdik.

         O günlerde hafta sonları köylerden jip tutarak sinemaya gelirdik. Sonraları, sinemacılığa bulaşan bir virüs sektörü bitirdi.

Yazlık, kışlık sinemalar;1973’lerden sonra televizyonların yaygınlaşmasıyla da kendilerini zamanın derinliklerine sakladılar. Büyük kentlerde yeniden;Sinema salonları açılmaya başlanması,Toplumsal davranış modellerinin kökleşmesi anlamında çok değerli.

          Sevgili Necip’i; 1977 ‘li yıllar olsa gerek; rahmetli Barış Manço’yu canlandırması ilgimi çekti. Babası Ali Amcayla olan  Park kahvesi sohberleri mi bilemiyorum. Belediye Sinemasında ki gösterilerinden günümüze bende güzel izleri kaldı.

         Şimdilerde; bu alem ucu bucağı hesaplanamayan sanal bir dünyaya döndü. İletişim olanaklarının,  son süratiyle arttı. Hızına yetişmek mümkün değil. Bilgisayarları geçtik. Şimdi vatandaş cep telefonlarından film indirip izliyor.

         1969 yılı Temmuz ayı ortaları. İnsanlı İlk uzay aracı ve insan aya İnecekmiş.  Yılancı Mevkiinde Rahmetli Demirci İsmail Amca ile ortak tütün diktik. Çardakta radyodan,  insanın Ay’a iniş haberlerini öğrenmeye çalışıyorum.

         Aya ilk Ayak basan; NEİL ARMİSTRONG ve arkadaşları Michel Collins, Edvin Aldirn’in ortak görüşleridir.

         “BİZİM, AYA AYAK BASMAMIZ, BİZİM İÇİN KÜÇÜK BİR ADIM, İNSANLIK İÇİN BÜYÜK BİR ADIM.” Dediklerini öğrendim.

         Şimdi türkü dinlemenin zamanıdır.” Nem kaldı, nem kaldı…”

         Millet Ay’a o yıllarda inerken, bizim siyasetçiler sağ olsunlar memur tayinlerinden başlarını kaldırıp, İstanbul_İzmir Karayolunu, Sındırgı’dan 30 kilometre öteden geçirtmeyi başardılar. Millet  dağları deldirdi, tüneller açtırdı, Koca Bolu  KÖROĞLU dağları delindi geçildi. Kertil Dağı delinemez miydi?  Delinemezdi. Yoksa Çılbırcılı Celep, birikeçti Murat’ın oğluyla kim uğraşacak. Benim yakınma hakkım yok. Örneği kendimden verdim.

Bizim Nargile Dedmiz; 85 yaşındaki Emekli Balıkesir Senatör’ü  Mehmet Güler Beyefendiyle  Ankara- Balgat’ta Nezih Nargile salonunda bunları yad ettik .  

GEÇMİŞİ ANIMSAMAK ADINA, BİRKAÇ CÜMLEDE BİZ AKTARALIM GELECEĞE.

 


ELİTİK, PELİTİK DURUM

         İnsanın yaradılışında saklıdır seçkinlik, sıradanlık. Eğitim, öğretim kurumlarına başvuran öğrencilerin, oturuş, kalkışları, dinleme, izlemeleri, sınıf içinde ki derslere katılımları, sınıf içi arkadaş ilişkileri, oyunlara katılımları, onlarca etkinlikte ki davranışları seçkinleşmelerinin ip uçlarını sergiler.

         İnsani işlerin gerçekleştirilmesinde; Kim kaytarıyor? Kim oyunbozanlık yapıyor? Kim iş üretiyor? Kim savsaklıyor? Kim sorumlulukta kaçıyor? Kim işi kolay kılıyor az zamanda öğrenilir. Söz gelimi; sürekli yakınan tipler, herkese çamur atan,  kimseye söz vermeyen, hep kendi konuşanlar, çantasını, paltosunu başkasına taşıtanlar, sürekli eli beli başı ağrıyanlar, her yerde; kendi hastalıklarını anlatanlar… bir toplum içinde olması gereken durumlardır. Bizim konumuz,  bu insani olguları duygu sömürüsü yoluyla kendi ve çevresinin çıkarları için kullanılmasıdır.

         Elitik durumlar dediğimiz durumlar bunlardır. Elit(seçkin) insan olmak her insanın hedefi ve hakkıdır. Bizim yakınmamız, elit olmayıp, elit gibi davranan, Elitliği ayaklar altına alan davranış modelleridir.

         Seçkin ve seçkinci(elitik) olmak farklı kavramlar. Adan seçkindir, seçkinci değildir. Bu işin ticaretiyle uğraşmaz. Adam gibi adamdır. Seçkinci olmak, seçici olmak insanı temel hakkıdır. Konu dışına çıkmadan; Seçkin insanları sevmek ayrı, sekin insanları seviyorum diyerek diğer insanları aşağılamak, aşağılık bir davranıştır demek istiyorum.

         Ben güzeli severim. Her güzel gördüğümde mum olup erimem gerekmez. Donumu ıslatmam gerekmez. Islatırsam ne olur? İşin palıtı(pelit) çıkar.

         Palıt(pelit); meşe ve çınar ağaçlarının meyvesi. Kestaneyi andırır ama kestane değil, baklayı andırır ama bakla değil. Meşenin iki meyvesi vardır. Biri mazı, biri pelit, ikisi de eskiden deri sanayinde kullanıldığını anımsıyorum. Hayvanlara yem olarak verildiği bölgeler var. Acı olur, kuru pelit nem aldığında morarır. Bu tanımlama yeterlidir sanırım.

         Konumuzla ilgisi nedir? Kendi işlerini beceremeyenler, başkalarının işlerin düzeltmeye çalışmalarının anlamsızlığı ve yersizliğidir. Hani güzel bir anlatım vardır ya;” kendi başını bağlayamayan gelin başı bağlar.” onun gibi.

         Yaşam devam ediyor. Bizler birer Ağustos böcekleri ve karıncalar gibiyiz Anadolu coğrafyasında. Yaşadığımız belde, kentte, tarlada, ovada, bayırda. Siyasette, ekonomide, kamu hizmetlerinde ki” Sorumluluklarınızı geciktirmeyin.”  Diyor Rita EMMETT. Kendiniz için, ülkeniz ve yarınlarınız için.


“CEHALET”

“İNSANI ÇİRKEFLEŞTİRİR,

SUSKUNLUĞUM

ASALETİMDENDİR.

HER LAFA VERİLECEK CEVABIM VAR.

LAKİN,

BİR LAFA BAKARIM, LAF MI DİYE?

BİRDE,

SÖYLEYENE BAKARIM,

ADAM MI DİYE?”

                                  MEVLANA

        

         Sokak notlarım beni eğitmektedir. Düşünce karmaşıklığımda, umulmadık zamanda karşıma çıkarlar. Şaplak yemiş gibi olurum. Kendimi tutamam gelişi güzel notlar alırım. Sözcükler uçuşur, gözlerimin önünden, sakın unutmamalıyım diyerek kendi kendime söylenirim.

         Cehalet ile cahilliği bir birine karıştırmayalım.

         Cehalet insanlıktan nasibini alamamışlara verilen genel tanımlama.

         CAHİL,okuma -yazma öğrenmeye zaman bulamamış,mektep medreseye ulaşamamış, ulaşmışta yararlanamamış insanları tanımlayan kavram.

         Cehaletin sonu, çirkeflik, yobazlık, gerilik, bencillik ukelalık, kabadayılık, lobranlık, rezillik, kendini bilmezlik,karanlık…

         Cahilliğin sonu, gördüğü yazıyı okuyamama, ne bildiğini bilememe, görmemişlik, duymamışlık, tanımamışlık…

         Suskun insanları cahil sanmak, büyük aymazlıktır. Kendi cehaletimizi ortaya koymaktır. Suskunluğun asilliği insanı koruyan ve kollayan bir durumdur.  Susma hakkımızı kullanmak, zannedilir ki, karşımızdaki insanların bir şey bilmedikleri kanısına kapılanlar yanılır.

         Herkesin her söze verilecek bir cevabı bulunur. Ergin ve olgun insanlar; “DUR BAKALIM “ diyerek kendilerine ve çevrelerine telkinlerde bulunarak ne olup geldiğini anlama ve öğrenmeye çalışmaları insani bir davranıştır. Cehaletin verdiği güç insanı yangına benzinle gitmeye benzer.

         Bize iletilen bilgilerin filitre edilerek kullanılması, aydınlık düşünmeye başlamanın ilk ışıklarıdır. Cahilliğimizin ve cehaletimizin ortadan kalması için filtre edilmiş bilgi, beceri ve modellere gerek vardır.

         Aydınlık düşünce ve davranışlarıyla toplumumuza yön verenleri çok iyi tanıyıp örnek almamız gereklidir.

         Türkiye Cumhuriyetimizin kökleşip serpilmesinde büyük emeği geçen eğitimcilerimize düşen bu göreve ağır aksakta olsa günümüze kadar yerine getirilmeye çalışılmıştır.

         “Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür nesiller ister.” Emrini öğretmenlere veren Mustafa Kemal; cahilliğin ve cehaletin ortadan kaldırılmasına meydan okumak için; “İlim ve İrfan ordusu”nun neferleri olarak öğretmenleri ilan etmiştir.

         Mustafa Kemal’in Öğretmenleri Adam gibi adamlardı.

        

 

 

BALBÖCEĞİ ALEMİ

       Başlığımıza bakarak yanılmayalım. Konumuz bal değil. Konumuz böcekte değil. Alemi, alem yapan değerler. Bal böceğini arı sanırsınız. Arı bal üreticisidir. Balböceği anlamı içinde saklı. Balla beslenen böcek. Bu böcekler aleminde sadece bal  ve bal çeşitleri konuşulur.

        İnsani, dünyevi, uhrevi, hukuki, ahlaki, eğitim, sağlık din iman vb. hak getire. Bu böceklerin dini imanı yeşil, yeşil olsunda ister Dolar olsun, ister Eura,Sterlin… fark etmez. Yeter ki işaret ve başparmakları arası oynasın. GELSİN MANİ, GİTSİN MANİ. “Bu kimin doni” hiç önemli değil.

        Bu bal böcekleri kırsal alanı hiç sevmezler. Sulak alanları,  florası bol yükse yerlerde eğlenmeyi, dinlenmeyi, uygunsu yerlerde park etmeyi severler. Yeter ki işin içinde bal olsun.

İster Anzer Balı, ister kekik, çam, akasya, papatya, kestane… balı hiç farka etmez.

        Bal böceği aleminin elemanlarını tanımak için müneccim olmaya gerek yok. Jöleli saçlar, rugan ayakkbılar,  takım elbise, kelebek kıravatlar, kara gözlükler ve koyu renkli 4x4arabalardan inerken hemen fark edilirler. Tüm yollar onlar için yapılmıştır. Yolun ortasına park edebilirler. İstedikleri zaman istedikleri yere hemencecik konuverirler. Bitkiden bitkiye atlayarak, besinlerini uzun ince hortumlarıyla emi verirler.

        Bu kadar tanıtım yeter.Böcekler alemini çok tanıyanları kıskanmamak elde değil, Bu alem başka bir alem. Zehirlisi var, kan emicisi var, hastalık taşıyıcıları var. Var oğlu var.  Bu böceklerin salya ve sümüğünden milletimizi Allah korusun.

        Alem ki ne alem. Gündüz külahlı, gece silahlı. Ne arasanız bulursunuz. Devrimcisinden,ilericisine, dincisinden, dinsizine,yeşilinden kızılına, sarısından yesiline, siyahından grisine her ne renk arasanız bu alemde bulabilirsiniz. Cinsiyet ayrımı olmaksızın.

        Politik arenanın her köşesinde kolonik yapılarıyla boy gösterirler. Dilleri hep BEN DİLİDİR. Söz gelimi; benim ülkem, benim seçmenim, benim memurum, benim inancım, benim benim, benim….

        Bir benim ümmetim demedikleri kalır bu balböceği aleminin elamanları utanmasalar, kendilerini peygamber ilan edecekler ama dilleri varmıyor.

        Güzel ülkemizin güzel insanların çektikleri sıkıntılar, balböceği aleminin hovardaca davranışları olduğunu anladığımız gün demokrasinin ışığı yolumuzu ışıtacaktır. Yoksa balböceği alemi delege pazarlarının celepleri olmaya devam olacaklardır.

        Balböceği alemi yemez,içmez, uyumaz. Yaşamlarını uzun hortumlarıyla vakumlayarak, hörgüçlerinde saklayarak sürdürdüklerini duyuyoruz. Biz duyduklarımızın, okuduklarımızın yalancısıyız.

        Bu yazı arılar dünyasına söz kodurmaz. Arılar sadece bal üretir. KENDİNİ KORUMAK İÇİN SADECE BİR İĞNESİ SİLAHIDIR. Onu kullanınca ölür. Eşek arılarıda, kızılca arılar ve diğer arıları da böyle tanımlayailiriz.

        Ey güzel insarımız!.. “Aklın yolu birdir.”  Aklınızı sapık yollarda kullanmayın.  


ÜVEYK SESLERİ

 

         İnsanın duygularını etkileyen seslere kulak verelim. İnsan seslari, meteoroloji sesleri, trafik sesleri, müzik sesleri, mekanik sesler, hayvan sesleri… diye çoğalta biliriz.

          Bu sesler içinde en etkilileri ne gelince; para sesi, su sesi, kadın sesi diye bilinir, söylenir. Bu konu, insandan insana değişen bir duyarlılık olup öne sıralaması değişir.

         Andığımız sesler içinde başka bir sete vardır ki insanlığın düşmanıdır. Örneklemek gerekirse; savaş sesleri( top tüfek, bomba, siren, insan çığlıkları, yakma, yıkma…)

          Konumuza nerede başlamıştık? Üveyk seslerinden yola çıktık, ilerlemeye, yol almaya koyulalım. Kuş seslerinin, insanın iç huzurunu doğrudan etkilemesi yönüyle irdelemek ve sorgulamak anlamlı olur.

         Söz gelimi; karga sesleri, eşek sesleri, köpek sesleri, sığır sesleri, baykuş sesleri, insanda olumsuz yansımalar yaratır. Bülbül sesi, guguk sesleri, civciv sesleri, kurbağa sesleri insanda huzur yarattığına inanırım. Yılan sesi, köpek hırlaması, insan horlaması korkuyu anımsatır.

         Bülbül sesleri baharı, rüzgar uğultusu, üveyk sesleri sonbaharı, boran, fırtına kış mevsimini, deniz dalga sesleri içimizde kopan fırtınaları yansıtırlar.

         Edebi, siyasi, ,insani anlamda bu sesleri algıladığımızda ve anlamlandırdığımızda değişik boyutlar içinde buluruz kendimizi.

         Ülkemizin üzerinde esen rüzgarların gerisinde fırtına, boran ve  güvensizlik bunalımlarına giden bir yön var. Kulaklarımda baykuş sesleri yankılanıyor. Yılan tısıltıları, öküz böğürtüleri, çakal sesleri, aslan kükremleri.. iç huzurumu kaçırıyor.

         Hangi şairin bilemiyorum. Bir dizedir içimi yakar.

         “Edirne’den Ardahan’a  bir üveyk uçar,

         Savaştepe  demir köprüsünden trenler geçer,

         İzmir’in denizi kız, kızı deniz kokar…”

         Bu kokular bu sesler, benim içimi burkar.

         Emekli İlköğretim Müfettişi, Sayın Ahmet uysal öğretmenimle bu sabah söyleşimizde bir şiir iletti  “iDA” üzerine. Birden geçen hafta yanan ormanların alevleri içimi yaktı. Dumanları midemi bulandırdı. Ülkemizi, insanlarımızın birliği, dirliği bozulmasın.

     İDA FOTOĞRAFI

 

İda Narlı fidanlığında

Bir fotoğraf,

Kış güneşi vuruyor alnacımıza.

 

Halay başı Halim Yazıcı

Oğuz Tümbaş hemen yanında,

Kemal Özer ve Başaran,

Güzel şairimiz Ayten Mutlu’yla

Sıcacık yan yana.

 

Az daha inelim

Dağın yamacına:

Bülent Güldal, Hüseyin Cahit,

Burhan Günel ve ben:

 

Akıp gidiyoruz bir ırmağın içinden!

 

             Ahmet Uysal/31.08.09/Mıhlı