Cumartesi, Ekim 20, 2007

HEYBE



Heybe Anadolu insanımızın bir simgesidir. Anadolu Selçuklu Devletinde Uçbeyi atananlara, ve Beyliği onaylananlara hediye olarak;" Bir at, bir tuğ ve bir heybe" verildiğini, Anadolu Beyliklerini tanıtırken öğrencilerimize  böyle anlatırdık.

         Ancak; sonraki yıllarda, atın ne anlama, tuğun ne anlama , heybenin ne anlama geldiği üzerinde kafa yorduğumuzda derin anlamlar içerdiğini kavradım.

         AT; ulaşım aracı, çatışma anında hızla yer değiştirme, yeni konum alma ve yiğitin atsız, atsız yiğit olmayacağını öğrendik.

         TUĞ; Beyin, beyliğinin simgesi, gücün temsili anlamında olduğunu kavradım.

         HEYBE; beyin azığını, kazancını  saklama ve taşıma aracı olduğu düşüncesiyle yüklendik.

          Bu düşüncelerden yola çıkarak yaptığım araştırma ve incelemeler sonunda; aşıkların, hak arayanların , çalışmaya gidenlerin, bir kazanç peşinde olanların; omuzunda, atında ve mobiletlerinin sepetliğinde takılır hale geldiğini gördük.

         Bir başka anlatımla; Anadolu insanının çiftçiliğinde; tohum taşıma aracı olarak, tarlaya ve tapana giderken eşeğine astığı, sabanının okuna takarak tarlaya tohum taşındığı   günleri gördük. Teknolojik gelişmelerin sonucu heybelerin rengi, dokunuşu, biçiminin değiştiğine şahit olduk.

         Zaman içinde; HALI HEYBELER, KIL HEYBELERE, KIL HEYBELER, PAMUK HEYBELERE, PAMUK HEYBELER. NAYLON HEYBELERE dönüştü. Deri işlemelisi, yün işelemelisi, ve   yöresel desenlerle süslenerek;  GELİN HEYBELERİ gelinin bindiği ata ardılırdı. Ata ardılan heybe, at sahibine hediye verilirdi.

         Sındırgı'mızın dağ köylerinde bu geleneğin sürdürüldüğünü   görüyoruz. Çarşıda pazarda nerede bir eski ve yeni heybe görsem  eski düşüncelere dalarım.

Kendimi alamam, ve hey gidi hey diyerek kendi kendime yeni düşüncelere dalarım.

          Bu düşüncelerden yola çıktım. Konuk olarak   katkı vermeye çalıştığım bu köşede kendi heybeme ve okuyucularımızın heybelerine koyacakları düşüncelere yer vererek zamanı değerlendirmenin keyfini yaşamak; inancımca insani bir göreve haktır diye düşünüyorum.

          Sevgili Erkan'ımdan ricam bundan böyle HEYBE adıyla   görücüye ve okuyucuya çıkmak anlamlı olur diye düşünüyorum. Bu HEYBE ye herkesin bir koyacağı, bu HEYBE den alabilecekleri vardır.

         Bu yazımızda  heybe üzerinde söyleştik. Bu düşünceden olarak; Her yiğide bir at, bir tuğ ve bir HEYBE gerek.

         Bu güzel ülkemizde herkesin bir heybesi olsun, herkesin heybesi akıl, nizan, bolluk, bereket sağlık, sıhhat ve afiyetler dolsun.

          

AYNA



         İçinde bulunduğumuz,  İlköğretim Haftası; toplumun geleceğini oluşturan çocuklarımızın; toplumsal ilişkilerinin   şekillendiği, insani ilişkilerinin temellerinin atıldığı, insan yaşamının  en önemli  anlamlı zaman dilimidir. İnsanın ilk öğretmeni, ilk okulu, ilk arkadaşı, ilk,ilk, ilk…. İnsanın kimyasını değiştiren olgu ve eylemlerdir.

         Dr. Faruk Bayülkem diyor ki;" Çocuğun aynası, anne ve babasıdır. Çocuk bu aynadan   daima güzel şeyler görmek ister."

         Bu düşünceden ivme alarak açılalı ve saçılalım.

         Yaşadığımız  ve geçtiğimiz yüz yıl çocuklarını kendi içlerinde tanımlaya çalışırsak; savaş çocukları, barış çocukları, Kent çocukları, kır çocukları, sokak çocukları diyerek tasnifleye biliriz.

         Savaş çocuklarının yetişme ortamlarını incelediğimizde; acıyı, yokluğu, tedbirli olmayı, her an her şeye hazır olamaya çalışan; düşünceli, ölçülü insan modellerine daha çok rastlarız. Ya da benim gördüğüm,DEDEMLER, SİYASİLER, YAZARLAR AKADEMİK VE TACİRLERdeki   insan tiplarini böyle algıladım. Birinci ve ikinci Dünya Savaşları'nın ağır koşulların da  çocukluklarını yaşayanlar. Anne ve babalarının   yaşadıklarından etkilenmemeleri olanaksızdır.

         Barış Çocuklarına gelince; onlar ki Tüm sıkıntıları çeken anne ve babaların tek derdi; " biz sıkıntılar ve yokluklar gördük onlar görmesin   duygularıyla beslenip büyütülmüşlerdir. Ne varlığın, ne yokluğun kıymetini bilirler. Sanki bu günlere gökten zembile indiklerini sanırlar. Durum böyle olunca kuşaklar arası    duygu ve dünce çatışmaları olması kaçnılmazdır.

         Kent çocukları;  savaş ve barış dönemlerinde   ana kuzularıdırlar.Bu günkü anlamda; cafe, bar, eğlence, vur patlasın çal oynasınlar. "Bir ellerinde ayna, çal çal oyna." Dünyada esen  vurdum duymazlık duygularını besleyen protest yöntemleri veya   kul zihniyeti duygularının esiri olara özgür bireyin hak ve sorumluluklarını dışlayarak kendilerini bu zeminlerde ifade etmeye çalışırlar.         Kırsal kesim, kentlerin çevrelerinde ki varoşlarda yaşamak zorunda olan çocuklarımız; aile bütçesine doğrudan katkı yapa bilmenin telaşıyla  dünyadan bir haber olarak yaşamlarını kazanmaya çalışırlar.

         Çocuklarımız geleceğimiz. Bu düşünceden olarak; Çocuktur ne bilecek diyerek onları küçümseme , yok saymak hakkımız yok. "Her toplum kendi geleceğini kendi belirler." Bu geleceğimiz belirleme işlemi kendi aile yaşamımızdan örnek davranış modelleri üretmeyle başladığını belirten sayın DR. Bayülkem anne ve babalara bir anımsatmada bulunur.

         Yerinde olur mu bilemem bir halk türümüz dizeleriyle yazımızı   sonlandırıp Haftamızı kutlayalım.

         " Ayna ayna ellere, aynam düştü yerlere.

         Ayna kurban olayı seni tutan ellere…"

         2007-2008 Eğitim ve öğretim yılı hepimize kutlu olsun diyerek; başarılı sağlıklı çalışmalar diliyorum.

        

…GİBİ YAŞAMAK



--

                     Koca Aşık Veysel seslenir; yüreğinin derinliklerinden. "Koyun verdi, kuzu verdi, ot verdi, /  Kazmayınan, karnın yarmayınca, kıt verdi./ Benim sadık yarim kara topraktır."

                     Sanmayın çok güzel ve uyaklı duygusal yazınca, çok kaliteli adam olunuyor. Ben, sen o, biz siz, onlar ve cümle alem bilir ki; insanlığın sarrafı, insandır. İNSAN kendine yapılan davranışları ölçer tartar. Diğer insanlara ona göre değer verir. İnsanın kendi kendine yaptığını, cümle alem toplansa yine başaramaz.

                     İnsanın ve insanlığın başardığı; bilimsel değerler; insani değerler, ticari değerler, siyasi değerler, dini değerler, kültürel değerler   yine insandan beslenerek; KALICILIĞA ULAŞIR. Kalıcı olan, güzel olan, insanın ve insanlığın yarattığı güzelliklerdir.

                     Siz bunun adını ne koyarsanız koyun. İster; iyilik, yardım, dayanak, olanak, hayır hasanet, ihsan, hediye, bağış deyiniz. Kendinizi,   bu değerlere adadıysanız; Ölümsüzlüğe adım atmış sayılırsınız. Bir başka söylemle; adam gibi adam olarak, yaşadığınız anılır.

                     Kazandığınızı kendi kucağınızda, kendi dünya zevkleriniz için tüketirseniz; buna da kedi gibi yapmak; yani yediğini içtiğini yaşadığını   kendine sunulan saygıyı görmeden yaşayanlara, "KEDİ gibi gözü yumuk yemek" denir.

                     …GİBİ GİBİ YAŞAMAK, YAŞIYORMUŞ GİBİ YAPMAK, YAPIYORMUŞ GİBİ DAVRANMAK… arasında ki farkları açıklamak için kendimi sorumlu tutum.

                     Yazımızın başına dönerek yeniden düşünmeye çalışalım. Doğanın tüm sunumlarını kendi ellerinde tutmaya çalışan çıkar çevreleri, sanki bu sunumları kendilerininmiş gibi yaparak, kendilerine bir uluhiyet vermelerine, bu durumu siyasi çıkarları için argüman olarak kullanmalarında bir çelişki var diyorum.

                     İnsanlarımızın, insan gibi yaşamaları, bir insan hakkıdır. Adam olmak için, insana; adam gibi davranılır, adam gibi yaşar ve adam gibi yaşatılır. Osman Gazi'nin kayın pederi; ŞEYH EDEBALİ; "İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın." Diyor.

                     …GİBİ YAPMAK; İNSANI ÜZER. Dileğim odur ki; Tüm insanlığımızı bu gibilerin şerrinden korusun.

                     ASLAN GİBİ yaşayan ve davrananlarla, KÖPEK GİBİ yaşayıp, davrananların sapıklıklarından, insanlığımızın zarar görmemesi için   çalışmak, ayrı bir erdemdir diye düşünürüm.

                     Kişilerle hiçbir alıp vereceğim olamaz. Yobazlık, ikiyüzlülük ve hem orada, hem burada olmak insanın yaradılışına ve doğanın yapısına aykırıdır. Ya varsındır, ya yoksundur. Var isen varlığını, yok isen yokluğunu herkes bilsin.

                     Serçenin davranışlarıyla, kartalın davranış modeli farklıdır. Atalarımız ne demişler; "Her kuşun eti yenmez. Aslan yattığı yerden bellidir. Deve, dev gibidir. Ama eşek başı çeker."   Bütün kuşlar güzeldir. Kendi doğaları içinde. Onların, sadece yaşam ortamları farklıdır. Su kuşlarıyla, yırtıcı kuşları,  göçmen kuşları…. Yaşam ve duygu dünyalarını iyi anlamak ve yorumlamak anlamlı olur.

                     Ozanımızın deyimiyle; "Sadık yare" ulaşmak,   özüne ve sözüne sadık olmak, çalışmanın hazzını içinde duymak, sana sunulan olanakları nimetleri doğru değerlendirip hakkını vermek gerekir.Yer yüzünü oluşturan , sonunda ulaşacağımız menzil TOPRAK gibi; verimli, örtücü, bağışlayan, kucaklayan ve var eden yaradılışı benimsemektir; ADAM GİBİ ADAM OLMAK

 

KOZ, BOZ, YOZ



--

 

            Oldum bitti kahve kültürü dersim zayıf. Bir türlü bu dersten sınıfımı geçemedim. Üç tane uyaklı sözcükten yola çıkarak sizlere ulaşmanın   keyfini yaşamaktır muradım.

            İskambil oyunlarından koz maçayı bilmem. İskambil oyunlarında kullanılan anlamda ki KOZ   hakkında bilgilenmeye çalışıyorum. Benim bu kavramdan anladığım; işe yarar, gücü olan kağıt demek olduğunu sanıyorum. İnsani, ticari, hukuk ve siyasi ilişkilerde haklı olmak, ve haklı kalmak gücü, elde tutulan gizli güç, gizli veya açık dayatmalar diyerek algılamak daha anlamlı olur.

            BOZ; iş,oluş ve hareket bildiren, BOZMAK filinin kökü. Kahverengi anlamında kullanılır. Bozayı, bozköpek, bozdağ,bozlak, bozkır, bozdemir… sözcüklerinin de kökünü oluşturur.

            Benim üzerinde dönüp duracağım anlamı; DAĞITMA, kurulu sistemi ÇÖKERTME, kendi işine yarar hale getirmek için içini boşaltmak anlamı benim içimde daraltmalar yapıyor. Sizlerle paylaşmak huzur veriyor.

            YOZ; ehlileşmemiş, olgunlaşmamış, bilinmeyen, yabancı. Bitkilerede; toprağa dikilen fidelerden tutmayanı. "Bizim tütün karıklarında çok yozgun var." Eğitilememiş, tutturulamamış duygu ve düşünceler. Yabancılaşmış kişi ve davranışları tanımlamak için kullandığımız bir kavram.

            İçinde yaşadığımız siyasi, hukuki, ahlaki, dini ve kültürel yapımızın kendi içinden çökertilmesi için yeni yetişen gençlerimiz ve özentiler içinde yaşayanlarımızın davranışlarını, modernlik, çağdaşlık, meydan okuma, ilericilik, devrimcilik, entellüektellik ve diğer özentiler adı altında beyinlerinin yıkanarak, farklılıklarımızı değişik çıkarlar için kullanılacak hale getirilmiş insanlar için kullanılır.

Anlamaya çalıştığım 21 Ekim referandum sonrası yaşayacağımız  toplumsal ve siyasal durum. ABD ve AB  ile diğer dış güçlerin ve iç destekçilerin marifetiyle iktidar kozunu yakalayanlar şimdi bu kozu  en iyi şekilde kullanacaklarından, hiç kimsenin şüphesi olmasın. Mehmet Akif'in dizeleriyle;" Hakkıdır, hakk'a tapan milletimin istiklal."

Asıl olan; Ülkemizin kırmızı çizgileri dediğimiz kavramlarının; içeriklerinin korunmasıdır. Ülkemizin varlığına kast edenler; iktidar kozunu elinde bulunduranları özgür bırakırsa; kozları ellerinde kalır."Dahili ve harici bedhahlar…"  yurt içinde ve dışında her türlü silahlarıyla savaşımlarını sürdürmekteler.

Sipariş üzerine yaratılmaya çalışılan anayasa sanırım sivilceli bir anayasso olacak gibi görünüyor. Yarım asırdır ülkemizde; Anayasa yap-boz oyunlarıyla insanlarımızın zihinleri bulandırılıyor. Yok bu anayasa bol geldi daraltalım, yok; dar geldi genişletelim. Yok hem geniş hem dar olsun, yok olmadı örtülü olsun, açık olsun. Yok olmaz; benim istediğim gibi olsun. Yok şipariş edelim gibi…

Netice-i hitam; Ülkemizde yozlaşmayan, yozlaştırılmayan, yapılıp bozulmayan, kurulup dağıtılmayan, alınıp satılmayan hangi değerler kaldı ki? Hepsi pazarda.

Dürüstlük mü? İnançlı olmak mı? Bilgili olmak mı? Hünerli olmak mı? Vatanını milletini sevmek mi? Çalışkan olmak mı? Geç bunları benim şapkama anlat. Bunları yazıyorum diyerek sanmayınız bu adam kafayı yemiş. Görüntüye ve sözlere aldanmayalım. Ülkemin insanlarına   ve insanlığa olan inancım sarsılmış değil. Yaşadığımız zaman diliminde yaşadıklarımızın insanlığımıza etkilerinden söz ediyoruz.

Elimizdeki kozlarla, boz ve bozuk düşüncelere kapılmadan, yozlaşmamanın gayreti ve uğraşının hakkını vermek ; bence,    özgür birey olmanın koşuludur diye düşünüyorum.

 

 

“ÇEKME”



"

         Bu kavramı tanıtmadan, kullanıldığı maniyi yazalım. Mani diyerek geçmeyelim. Onlarda insanlarımızın sevgileri, özlemleri, aşkları, ve gönül dağlarının kayaları, bitkileri, canlıları,   tüm varlıkları sözlerde canlanır dile gelir.

         "ÇEKMESİNDE AY(I)RAN,/ YOKMU BİZE KAYIRAN./ CENNET YÜZÜ GÖRMESİN İKİMİZİ AYIRAN."   Dörtlüğümüz bu.

          Sözünü ettiğimiz   "Çekme" yerine plastik kaplar üretildi. Zaman değişti, Ayranımızı koyacak, içecek, taşıyacak değişik tür ve şekilde saklama kaplarının üretilmesi kullandığımız kap ve kacağın çeşit ve kalitesini etkiledi.

         İlçemzin  Gözeren, çayır, Kürendere, çamalanı, dedelar Karacalar Kınık   yaylabayır, Kıran  ve Alayaka… gibi köylerimizde kullanıldığını sandığım bu kavram ve kaplar artık, tarihe karışmaya yüz tutmuş   bir zaman dilimindeyiz.

          İnsanlığımızla beraber olan   topraktan yapılıp pişirilmiş, sırçalanmış, çömlekler, destiler, güpler, gübreler, saç, tavalar, tepsiler, kaseler, aptes bardakları, buhurdanlıklar, vazolar, artık eskilere karıştığı bir gerçek.

         "Çekme" sözcüğ ilk bakışta, okuyuşta; olumsuzluk ifade eden bu kavram, tekrar tekrar okunduğunda; insanı   kötülüklerden arındırmaya  yönelik bir emir kipinde  bir anlamı var. İkinci bir anlamı ise; in+sana ait değerleri içinde saklayan, koruyan, taşıyan anlamında algılamak daha anlamlıdır.

         İnsanın yaşadıklarından üzüntü ve sevinç duymaması düşünülemez. Ancak insanlarımızın acılar, kahırlar, üzüntüler, onmadık olumsuzluklar çekmesi, varlığını tehlikeye sokar. Yaşamını karartmaması anlamında; yaşamana bak, kendine her türlü olumsuzluğu   dert etme anlamında  kullanılması çok anlamlı geldi bana..

         "BOŞVER" anlamında değil, yaşamı ver dünyanın güzelliklerini ve nimetlerini görmezlikten gel, burnun doğrultsusunda git. Yüksek dağları ben yarattım küçüklerini bilmem demek insanlığa hakarettir.

         "İNTİZAR ETMEK" kötü dileklerde bulunmak. Bir başka anlamıyla; ilenmek. Bu manimizdeki anlamı ise yakınma anlamındadır. Kendi sevgi ve aşkına karşılık denkleştirme, kendi kendini ikna etmek, Güncel anlamıyla TERAPİ.

         Güzel dilekler;insanın ömrüne ömür katar. İnsan yaşama ve olaylara olumlu bakar ve akılcı yaklaşımlarda bulur. Sıkıntılar içinde bulunmak ve tüm olumsuzlukları   yaşamak ve onları çekme yükümlülüğü yokturinsanımızın.

         Yüksüz insan, sıkıntısız insan daha akıllıca kararlar verir.Yoğun duygular çekme kararlarımızı ve yaşantımızı doğrudan etkiler.

         Bize kayıranlar, kayırıyormuş gibi yapar. Kayırırken bile bu kayırmadan ne kadar pay alırım diye bakar.Tüm istek ve dileklerinizin gerçekleşmesi sizin ellerinizde.

         Her şeyi dert etme, kimsenin derdini çekme. "Akan su yatağını bulur. "

GÜLDÜR GÜLDÜR



         Yazımıza bir  halk türkümüzün sözleriyle başladık. Türkümüzün devamında;

         "Su gelir güldür güldür./ Gel de yar beni güldür./ Bir damlacık kanım akmaz,/ öldürürsen sen öldür."

         Sevginin, aşkın gücü karşısında dağlar erir, su donar, damarlarımızdaki kan pıhtılaşır. Sevginin gücünü kullanabilirseniz. Neyi, kimi nasıl, neden sevdiğinizi bilip görmeden bağlanıp kalırsınız. Sevginin bu gücüne TUTKU adı verilir.

         Tutukularımla, başarı ve başarısızlığa ulaşırız. Başladığımız bir işi iğreti ve adam sende diyerek tuttuğumuzda, alacağımız sonuç bizi   mutlu etmez.

         Tutukularımız; kendimize ve topluma karşı sorumluluklarımızda, samimiyeti, dürüstlüğü, içtenliği besler. Günü birlik düşüncelerin, zaman içinde çürümesinin nedenlerinin özünde; iki yüzlü, riyakarca davranışlar, fırsatçı yaklaşımlar   yatar diye bilinir.

         Benim başlığıma yeni anlamlar yüklemek sizsin en büyük hakkınızdır. Konumuz; Azmin, sevginin, uğraşın, emeğin, iffetin, sebatın(tutarlılığın) dayanılmaz gücünü kabul etmektir.

         İçinde bulunduğumuz "ZAFER HAFTASI";   emperyalist güçlerin maşalarının Anadolu topraklarına elleri ve kollarını sallayarak girmelerine göz yumanlara karşı verilen KURTULUŞ SAVAŞIMIZ'ın YIDIZLAŞTIĞI HAFTANIN adıdır.

         "Geldikleri gibi giderler" Diyen Ulu Önder Mustafa Kemal'in   Ordusu önünden GÜLDÜR GÜLDÜR kaçtıklarının, Ege Denizi'ne kendilerini atarak canlarını kurtardıkları olağan üstü günlerin tanımıdır.

         Önümüzdeki haftalarda yerel kurtuluş günlerimizi kutlayacağız. Bu bağlamda; Kurtuluş Günlerimizin kutlanmasında, Halk olarak; GÜLDÜR GÜLDÜR; çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkeğimizle kutlama alanlarına koşmamız ve meydanları doldurmamız gerekmez mi?

         O zaman derim ki; şehitlerimizin kemiklerin sızlatmıyoruz. Toprağımıza , suyumuza, havamıza, yer altı ve yer üstü   zenginliklerimize sahip çıkıyoruz. O zaman; "Bayrakları bayrak yapan, üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır." Diyen şairimizden yana oluruz, Bu topraklar için canlarını verenlere layık oluruz.

         Bu sevginin gücüne kulak vermeyenler, sevgisiz kalır. Kendilerini bu sevginin üstünde görenler, bu sevginin altında kalır.

         Medeniyetler beşiğinde kendini bulan TÜRKİYE CUMHURİYETİ'mizin temelindeki kültür onu besleyip, koruyup büyütecektir inancıyla.

        

3 EYLÜLÜN RUHU



!2 Ekim 1922'de  Ulusal Kahramanımız İbrahim Ethem Akıncı    Günlüğünün girişinde şu düşüncelere yer  verip, kaleme alıdığı görülür. Şimdi o günün sözcükleriyle bu özümüzü okuyalım.

            "...Bütün gaye ve hedefimiz, çok müşkül ve tarihi zamanlarda, herşeyden ümit kesildiği, yeis ve füturun asabı bütün şiddetiyle sarstığı   anlarda AZİM ve SEBATIN samimi ve dürüst çalışmanın yılmazlığının, milli benliğin çok büyük işler yaptığını, vatani ve milli işlered haytın bir kıymet olmadığını, vatan ve millet işlerinde   ölenlerin zevkleri hiç bir şeşeyle ölçülemeyeceğini, buna azmedenlerin muhakkak muvafak olacaklarını göstermektedir.

            ...Çocukarımızın, ahvadımızın dimağlarında küçük bir izi gözlerinde bir damla yaş bıraka bilirsek bizim için ne şeref,vatan ve millet için ne büyük bir kazançtır!..."

            3 Eylül 2007  Sındırgımızın Kurtuluş Günü Kutlamalarına katılamadım.Uzaklardayım.  İlçemden uzaklarda olmak,İlçe halkımın bu mutlu ve kutlu gününü kutlamam anlamına gelemez. Akılmın yettiği ve özümden aldığım güçle   bu mutlu ve kutlu günlerin Tüm Sındırgı, balge ve Ülkem insanlarına ışıklar olsun diliyorum.

            Ayrıntılara dalmadan o günleri yaşayan ve yaşatanlardan; Türkiye Cumhuriyetimiz'in En uzun Genel Kurmay Başkanlarımızdan MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK, İbrahim Ethem Akıncı'nın günlüklerini   Genel Kurmay yayınları arasında bastırır. Bilgi beslenme kaynaklarımız bunlardır.

            Kurtuluş Şavaşı'mızda bölge kahramanlarıımızın   yaşadıklarını, kulaktan dolma  duyumlarla besleme yerinne,  o günlerin olağan üstü koşullarını bize sunan kaynakların yüceliği ayrı bir konu.

            "hatime, netice- Çetecilikten idareciliğe-

            "... artık silahlar susumuş, kalemlere işlemeye başlamıştı.... vatanın her tarafı harabe – zari virane .. millet perişan ve fakir... vatnı imar, milleti tefih eylemek lazım... Alka hayret veren mu muvaffakiyatın amili üçtü:   Sa'y(emek ,uğraş), iffet( Namus), sebat( tutarlılık).

            Binaenalyh, vatanı imar, milleti terfih için durmayarak çalışalım."

             Bu özlü çalışmaların karşısında sap gibi değil onların yolunda paspas olmayı yeğlerim. Bu duygu ve düşünceler ışığında nice   mutlu   3 Eylülllere.

 

SU TASI



 

            Bölgemizdeki köyleri gezerken dikkatimi çekenleri  sizinle paylaşmaktan   huzur duyuyorum. Köy gezgini değilim. Rast gele uğradığım ve çalıştığım köylerde  insanı mutlu ve mes'ut eden bir durum vardır. Her çeşme başında   bir SU TASI bulunur.

             Kimi pınar ve çeşmelerde öyle farklılıklar gösterir ki; insanın dikkat etmemesi elde değil. Kiminde ağaçtan oyma, kiminde naylon, kiminde aliminyum. Kiminde  ağır işleme saplı, Özenle döküm hayvan ve çiçek motiflerle süslenmiş,kalaylı bakır su tasları; zincirlenmiş veya iple kurnaya bağlanmış durumdadırlar.

             Pınar ve çeşme ustalarımızın dikkatlerine hayran oluyorum. Olukların sağında   ve solunda;  su içene tam karşı gelecek biçimde  tek ve ya iki tane   su tası konacak  kovuk yapmayı unutmazlar. Anadolu'da nereye gittim ise bu özelliği gördüm.

             Şimdi bana söylenebilirsiniz. Hiç iş yok, eften püften   ipe sapa gelmez    varlıklarla  kafasını yoruyor diyerek, bana acıya bilirsiniz. Hatta   kulaklarım duymadığı için küfür etme hakkınızı bile kullanabilirsiniz.

             Bir dörtlük yazayım.

            Su tası su tası,  içindedir ustası./ Bunun sırrını bilmiyorsan,/ Çık güneşe karsı, sırtını kaşı./ Al eline bir su tası,At başından telaşı.

            Doktorum bana  şöyle bir söz söyledi." SU BİR HAYAT. HAYAT BİR SUDUR."  Bir anda şoke oldum.Anlamı ne kadar derinlik taşıyor diyerek. Sonraları Suyun anlam ve önemini öğrendikçe  böyle bir   gezegende yaşamanın bana verdiği mutluluğu bilemezsiniz.

            Şimdi anlıyorum. Büyüklerimize bir bardak su verdikten sonra bizim için ettikleri o güzel dileğin,dünyamızı nasıl kutsadığını." SU GİBİ AZİZ OL." ÖMRÜN ARTSIN. BERHÜDAR OL. SU VERENLERİN BOL OLSUN" BU DİLEK VE TENNNİLER BİR İNSANIN DİĞERİNE SUNA BİLECEĞİ ÇOK ANLAMLI SÖZLER.

            Bir halk türküsünün  dizelerinden yola çıkalım ve   özümüze öz, sözümüze söz katalım." Gele gele geldik bir karataşa, yazılanlar gelirmiş başa…" Böyle bir şey yaşam. Kendi yarattıklarımızı kendi ellerimizle yok etmenin adını KADER koyduk mu iş tamam. Karataşların üzerinde arpacık kumrusu gibi düşünüp kalırız.

            Ağustos ayı ortasında; kuruyan  su kaynaklarımız, mevsimlerin yer değiştirmesi, atmosferik olayların sonucu   yaşadığımız coğrafyada yağış sitemini bozulması; Endüstiyel gazlarının atmosferde yarattığı SERA etkisi küremizin kendi içindeki dengelerini bozduğunu   fark ettiğimizde iş işten geçmişti.

            Sındırgı'mızn dağlarındaki gürül gürül akan pınarlarının su taslarının, gelecek yıllardaki ve bu günlerdeki halini göz önüme getirdikçe; tüm hayallerim yok oluyor.

            Esin kaynaklarım; Çamalanı Köyü Akpınarı,   Pürsünler SALAVAT, Işıklar Soğuksu, YusufÇamı ÇÖTLEN, Umurlar, taşköy, hisar alan, Gözören , Çayır Bayırlı Çamurlu, Süller, Yağbey  Köy içi ve köydışı pınarları: Balya_ Kayalar, İvrindi Korucu, Büyük Yenice, Simav-yağıllar, Dursunbey, Susurluk, İzmir- Dikili, Çandarlı Kale Çeşmesi, Selçuk,kazdağları, Seydan dağları, Ankara Kalesi, Konya, Sille Yaylası, Akşehir Hıdırlık Çeşmesi….. Anadolu'muzun her köşe başında sebil olarak yaptırılan değerlerdir. Ve onlarcası….