Salı, Aralık 25, 2007

TEL DOLAP

 

       Zaman içinde yol aldığını, ilerlemeyi, değişimi görmek istiyorsan kullandığın araç ve gereçlere bakacaksın. Kendini hangi zaman diliminde yaşadığına karar vereceksin. Ben okumadım, kasabada, köyde, yaylada yaşıyorum, bu gelişmeleri ve değişimleri nereden göreceğim   diyemezsiniz?

         Kendi yaşamımızdaki olumluluklara ve olumsuzluklara yeni anlamlar yüklemek için; gören bir göz, duyan bir kulak ve söyleyen bir dil yeter. Üzerinde yaşadığımız bu doğanın bize bağışladıklarını fark etmek için gerekli organlarımız bunlardır.

         Gözümüzün keskin görmesi, kulağımızın tiz duymasını, dilimizin   candan söylemesini; yediğimiz besinler ve  doğanın bize sunduğu  nimetler sağlar. "Aç ayı oynamaz." Neden diyorlar?.

         Besinlerimizin saklanması, börtü, böcek ve nemden korunması, sağlıklı biçimde saklanmasında evimizin bir köşesinde, başucunda, kilerde, ardiyede, salonda, mutfakta baş tacımız, bir dönem tel dolaplarımızdı.

         Kim vazgeçe bilir ki? Şekilden şekle girse bile yinede vazgeçemediğimiz yardımcımız. Ekmeğimizi, aşımızı, aşlığımızı ,dişliğimizin saklama mekanı. Çekmecelisinden çekmecesizine, tek raflısından çok raflısına kadar bir ömür insanımızın en değerlisi. Sevsekte, sevmesekte; çağdaşlarımızın   anılarında yer alır.

         Kentlerden söz etmiyorum. Kasaba ve köylerimizden dem vuruyorum. Şimdi alımlı ve   gösterişli  yemek odaları ve mutfaklar  düzenlenince insan  değişik dolapların içinde kayboluyor. Göz,göz. Raf raf. tel dolaplardan vazgeçemeyenler, şimdide kuru yiyecekleri saklama mekanı olarak plastik çekmeceli raflar ve plastik tel görünümlü dolaplar, mutfakların baş köşelerini kendilerine yeni mekanlar bulurlar.

         Zaman içinde, tel dolaplar işlevlerinin bir kısmını   buz dolaplarına devrettiler. Oh be!..Hayat varmış dedik. Yoğurt ekşimiyor, yemek bozulmuyor  et, balık kokmuyor diyerek keyiflendik. Hevesimiz kursağımızda kaldı. Onlarda çeşitlendi. Yok şoklusu, yok dipirizi, yok çift kapılısı, yok tek kapılısı derken aklımız başımızdan çıktı.

         Gelin olacak kızların çeyizi oldu. Bakkal, market ve besin satan tüm esnafın sermayesini emanet ettiği görkemli mekanlara dönüştü.

         Tel dolaptan, buz dolaba, buzdolabından, görkemli ankastra mutfaklara bakarken insanın içi gıdıklanıyor.

Tüm yaşamımız, tel dolabından başladı, ankastralı çağdaş yaşam alanlarına döndü. Biteviye böyle yaşanır mı, bilmem ki?

         Yaşamımızı,ülkemiz insanlarının barış ve huzur içinde yaşamalarını engelleyen   köpek dolapları, dönme dolaplar, kuyu dolapları olmazsa, ne güzel olur. Ülkemiz ne güzel kalkınır. Her yanı dürüstlük, samimiyet, ve güzellikler kaplasa kötü mü olur.

         Son özü YUNUS EMRE' verelim.

         "Benim adım dertli dolap./ Suyum akar yalap, yalap./ Böyle emreylemiş Çalap./ Söyle garip bencileyin."

         800 yıldır böyle söylenir ve yazılır. Benim yaşamdan yakınma hakkım yok. Ama yanlışları, güzellikleri görüpte söylemeyen; iffetsizin ta!.. kendisidir  

MERHABA EY İNSAN!...



Yeni öğrendim. "Dünya Merhaba Günü"nün 34. yıl dönümünü 21Kasım 2007'de kutlanıyormuş.

Sizce bu merhaba gününün anlam ve önemi nelere olabilir kafa yordunuz mu? Gelin birlikte bu konuya bir açıklık getirelim. Sizce "Merhaba!.."   sözcüğünü işittiğinizde ve okuduğunuzda, söylediğinizde, içinizde  hangi duygular depreşir?

 Benim içimde; İNSANI ESENLEME, insana benden sana zarar gelmez, sıkıntıya girmene gerek yok güvendesiniz, yersiz korkuya, eleme, ızdıraba, tasalanmanıza gerek yok, güvendesiniz. Her türlü tehlikelerden uzakta, işleriniz kolay gelsin, güzellikler, dilemek değil midir? Ben bu duygularla bezeniyorum.

Yukarıda açılamaya çalıştığım gerekçeler doğrultusunda, bir insanın diğer insanlarla sürekli, karşılıklı bilgi, görgü, ekonomik, sosyal kültürel alış veriş içinde bulunmalarından daha anlamlı ne olabilir?

Toplumsal barışın ve huzurun kurulmasında; insana sağlık ve huzur dilemenin ne sakıncaları olabilir? Bana göre hiçbir sakıncası olamaz. Ama birilerine göre,   sakıncası vardır. Selamı rüşvet kabul edenlere sözüm yok. İnsanın sosyal bir varlık olması gereği karşılaştığı diğer insanlarla sesli ve vücut diliyle karşılık vermesi anlaşmaya başlamanın ilk hamlesi değil midir?

Kendimizi erişilmez ve ulaşılmaz kılmak, büyüklenmek değil midir? Bu durumda;   "İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşırlar." Anlatımından ne anlıyoruz? Barış ve esenliğin ilk şartının; konuşmak ve koklaşmak olduğunda buluşamaz mıyız?

Çatışmaların temelinde ki nedir? Bilgi eksikliğimiz. Uğur Mumcu ne diyor;" bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz."   Cümlesinin içini nasıl doldurabiliriz?

Toplumsal ve kümesel çatışmaların son bulmasında herkes kendinden, dilinden, nefesinden fedakarlıkta bulunmak, barışın temelidir.

 Bu amaçla, yazıma insana seslenerek başlamak anlamlı olur diye algıladım. Dağlara taşlara, kurtlara, kuşlara seslenmek elbette çok çok önemli. " baki kalan gök kubbede; hoş bir seda imiş" diyen üstadlara ne diyelim nasıl seslenelim?   "… Söz söylenmez doğru sözün üstüne…."

Bu bağlamda;" Merhaba!.." diyerek  bir insana seslenmek, insanı kutlamaktır, kutsamaktır. İyi ki sen varsın, ben  bu dünyada  yalnız değilim diyebilmektir.

Pazar, Aralık 02, 2007

KASIMPATILAR AÇINCA

"İKİLİĞİ EZİP GEÇEN, KÖTÜLÜĞÜ KÖKTEN SÖKEN,

KARDEŞLİĞE KUCAK AÇAN, KOL YAPMAYI

SENDEN ÖĞRENDİM ÖĞRETMENİM

KENDİNİZE VE SEVDİKLERİNİZE İYİ BAKIN."

Hüseyin Tekin;

Kars/ Digor

24.11.2007

İçimi buruk bir acı kaplar kasımpatılar açınca. Onları yaz ortasında, İlkbahar'da göremezsiniz. Sonbahar'ın ilk habercileridirler. Ne renk istiyorsunuz? Beyaz mı? Sarı mı? Yoksa mor,eflatun mu? Haydi! Kendiniz makaslayıp, bir tutam buket yapınız. Gönlünüzün elverdiği gibi.

Kasımpatılar açınca içimdeki buruk acı dahada artar. Şimdi açmanın zamanı mı? Bakınız önümüz kış. Yazık olacak çiceklerinizin güzelliğine diyerek; seslenmek geliyor içimden. Ancak, sesimi hiç bir kasımpatıya duyuramıyorum. Onlar yine kararlı ve tutarlı açmaya devam ediyorlar.

Yukarıdaki iletiyi alınca; Karmaşık duygulara gark oldum. Bu yazıp çizmelerle kendini oyalıyorsun. Bak işine sana ne emlin üç koyunu beş keçisinden, dalgana bak. Emekli adamsın. Otur masaya kur kareni, al papazı ver kızı. İşin mi yok gazete kitap okuyorsun? Kafayı mı yiyeceksin? Sana ne memleketin halinden.

Vatandaş; mutlu mes'ud, bahtiyar. Sana ne oluyor be, hu! yar, boş gezenin kalfası olmak, sana da , bana da uyar. 52 kağıttan fazlasını eline almayacaksın. 104 sayıdan fazlasını saymayacaksın. İzmaritini masanın altına atacaksın. Gece üçte yatıp, gündüz beşte, ikindi ezanında kalkacaksın. Al abdesi kıl namazı, camiden çıknca caminin duvarına aksırıp tüküreceksin. Ondan sonra; bende Müslümanım. Dünyada böyle Müslümanlık yok.

Kasımpatılar açınca umutsuzluğa kapılıyorum. Tüm sevdiklerimi kasımpatılar açınca yitirdim. UMUTLARIMI YİTİRDİĞİM ANDA, ÖĞRENNCİM BU İLETİYİ sundu. İçimdeki korlanan, küllelen ateşi yeniden üfledi. Ben ne yapayım şimdi? Haydi siz , akıl verin bana. Bende hiç akıl kalmadı.

İşte böyle bir şey yaşam. İçinde ki tüm canlılıklar bittiği anda; başka güzelliklerle karşılaşıyorsun. Kasımpatılar açınca; aldığımız nefesle, doğaya borçlanıyoruz. Nefes alınca borçlandığını, nefes verince alacaklandığını düşünürsen yanılırsın. Çünkü yaşamın; Bir arka yüzü, bir ön yüzü, birde ara yüzü var.

Bütün kesitlerin hakkını vermek gerekmez mi?