Perşembe, Haziran 19, 2008

YALAN VE DOĞRU

 

II. Ramses. Yani 'Bir yalanı ne kadar çok tekrarlarsan o kadar doğru sanılır'

II. Ramses 19. hanedanın 3. firavunudur. I. Seti ve Kraliçe Tuya'nin ikinci oğlu.

"Kadeş Savaşı Hitit kralı II. Muvatalli ve Mısır firavunu II. Ramses önderliğinde, Hitit ordusu ve Mısır ordusu arasında gerçekleşmiştir. M.Ö 1274'te yapılan savaş, eski zamanlarda en çok atlı savaş arabası kullanılan savaş olarak bilinmektedir

Hitit casuslarının, Mısır ordusunun içine sızdığı, Mısır ordusunun savaşı kaybettiği söylenmekle birlikte, II. Ramses; Kadeş Savaşı'nı tapınaklarına ve şehirlere, kazandığı bir zafer olarak betimletmiştir.

Anlaşmazlıklar II. Ramses'in krallığının yirmi birinci yılında III. Hattuşili ile imzaladığı Kadeş Anlaşması ile sonuçlanmıştır. Kadeş Anlaşması( Tarihte kil üzerine yazılmış ilk yazılı barış antlaşması)  kil üzerine Hitit dilinde yazılmış bir örneği İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunmaktadır."

Bu bilgileri neden aktardım?

Sizin değerli beyinlerinizi yorarak, kendi düşüncelerimi şırınga etmek gibi bir hedefim olamaz. Sizinle paylaşılabileceklerim olabilir. Günümüzde yaşadığımız siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmeleri  İkinci  Ramses'in cümlesinden hareketle anlam kazandıralım.

"Yalan" nasıl olurda kendiliğinden doğruya dönüşür? Demek ki yalan doğruya dönüşebiliyormuş.Yeni öğrendim.Tarihin ve kalıntıların alıntılarından esinlendik. 3282 yıl öncesinden gelen bir sav(iddia). İster inanın ister inanmayınız.

Halkımızın söylemiyle;" Aşağı mahallede bir yalan söyledim, yukarı mahalleye vardım kendim inandım." Biçiminde söylenir.  Konunun inceliği nedir?   "YALANI" TEKRAR EDEN SAYISININ  ARTMASIDIR.

Günümüze uyarlayalım. Ramses zamanında bu gün ki iletişim araçları yoktu. Dumanla, Kulaktan kulağa  bilgiler iletiliyordu. Matbaanın bulunuşu, radyo, televizyon, internet derken insanlar;  haber ve bilgi bombardımanına tutuldular.  Yazılı, görsel, sanal bilgi paylaşım savaşları başladı.

         Halkımız bu savaşın hangi tarafında; kendine en çok haberi en hızlı, en heyecanlı, en renkli, en basit kim en iyi ikna metodlarını kullanır ona bakar. 5N1K'yı uygulamaya zamanı yok. Söz gelimi; yuva yapma, yıkma, zengin etme, uyutma, morfinleme dizi ve proğramlarıyla; yatarken dul, uyanınca evlenmişsin. Beş parasız geldiğin proğramdan ananın, babanın görmediği kadar para ve hediye ile eve dönebilir, istediğin kadar ağlar, istediğin kadar gülersin. Kimse sana dokunamaz. Dokunurlarsa sen uyanırsın. Birde bakarsın ki senin tüm yaşadıkların yalan. DOĞRU VE GERÇEK olan sensin. GERİSİNİN, HEPSİ BOŞ. Yaşamının ve sağlığının ülkenin anlam ve önemini kavramaya çalış.

"Yanlış sonsuz şekillere girebilir, doğru ise yalnız bir türlü olabilir." J.J.JOUSSEAU

 

 

“MAKUS TALİH”İN YENİLİŞİ

 

         31 Mart Ülkemizin tarihinde iki kez felekatlerden kurtulduğu ender zaman dilimlerindendir.

         31Mart 1909  padişaha karşı ayaklanan iSYANCILARIN, genç subay Mustafa  Kemal'in  Komuta ettiği YILDIRIM ORDULARI'nce bastırılması.

         31 Mart 1921; Türk Mileti'mizin yeniden var oluş, yok oluşa direnişinin anlamlı gününün 87'nci yılını idrak ediyoruz. Bu güzel günün anlam ve önemine değinmeden geçmek beni üzer.

         Bu anlamlı gün üzerine dilimizin döndüğü kadar söyleşelim.

         Sevr Antlaşması hükümlerini uygulamaya başlayan İtilaf Devletleri, Yunanlıları kullanarak emellerine ulaşma çabası içindedirler. 11 Ocak 1921'de Yunan saldırıları, Birinci İnönü savaşında geri püskürtülür. Sevr hükümlerini yumuşatma çalışmaları sürerken, ikinci saldırıya hazırlanırlar. Birinci saldırıda başarılı olamayan Yunanlılar; Batı Anadolu Demir yollarını, denetim altına  almak,Türk Ordusunu kesin yenilgiye uğratmak için; 41550 askerle, ağır top ve silahlarla saldırırlar. 34174 asker ve düşman güçlerinin yarısı kadar silahımızla Yunan saldırıları ikinci kez durdurulur. 29-30 Mart l921'de  Eskişehir İnönü mevkiinde kanlı çarpışmalara sahne olur. Türk Birliklerinin taarruzu karşısında tutunamayan Yunan birlikleri geri çekilirler.

         Yıldırım Bayezit_AksakTimur arasında;1402 Ankara; Çubuk Ovası Savaşı ve Çanakkale Savaşları hariç, Anadolu  Topraklarında kanlı savaşlar yaşanmamıştı. İtilaf devletleri, Anadolu' Büyük bir dirençle karşılaştılar.

         Batı Cephesi Komutanı ve Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa; bu başarıyı Mustafa Kemal'e Telgrafla bildirir. Telgrafa cevaben ; T.B.M.Meclisi Başkanı, Mustafa Kemal, İsmet Paşa'ya şu telgrafı çeker.

"SİZ ORADA YALNIZCA DÜŞMANI DEĞİL, MİLLETİN MAKUS TALİHİNİ DE YENDİNİZ."

         İkinci İnönü Savaşının Utkuyla sonuçlanması; Büyük siyasi sonuçları da beraberinde getirir. İşgalci güçler, bu topraklarda;  Türk Milleti'nin  varlığını kabul etmek zorunda kalırlar.

        

 Kurtuluş Savaşı'mızın dönüm noktalarından birini yaşadığımız, İkinci İnönü Zafer'ini  kazanmamızın 87'nci yıldönümünde, bizlere bu zaferleri bırakan; Şehitlerimizin, Kahramanlarımızın, Gazilerimizin  önlerinde saygıyla eğiliyoruz.

 

İLLA Kİ

 

        Mustafa Kemal Anadolu insanın gönlüne, gözüne, damarlarındaki asil kanına güvenerek dediği nedir?

        19 Mayıs 1919 Samsun'dan, Amasya' ulaştığında yaptığı durum tespiti  cümlelerini ayrıntıya girmeden anımsayalım.

        *" Vatanın birliği ve bütünlüğü tehlikededir.

        * Vatanın birlik ve bütünlüğünü, milletin  azim ve kararı kurtaracaktır."

        Bu tespitin uluslararası belgesi; Ulusumuzu Anadolu coğrafyasından silmek isteyenlerin; Osmanlı Devletine sundukları SEVR dayatmasıdır.

        Anadolu'muzun yüreğinden kopan;"KİMSENİN HİMAYESİNİ İSTEMEYİZ(Manda kabul etmeyiz.)."YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM."diyerek,  MEYDAN OKUNDU.  Sevr yandaşlarına. Kötü mü oldu?

        Sivas'tan gürledi ANADOLU CANLARI CANA, CAN KATARAK.

        "GELİN CANLAR BİR OLALIM…" dizelerine;  23 NİSAN 1920'DE Ankara Kalesi'nin kayalarına can verildi. Anadolu Canlarınca.

        Sesler yükseldi; KURUCU VE KURTARICI CANLAR CANANLARINDAN.

        "HAKİMİYET(EGEMENLİK), BİLA KAYDÜŞART ULUSUNDUR."

        Şartsız, şurtsuz, tartışmasız ulus olarak kendi kendimizi yönetecek, gücümüz ve yeteneğimiz var. Tarih bunun sayısız örnekleriyle dolu. Herkes kendi işine baksın.

        Bu bağlamda,  Nisan ayı; canların ve cananların yeniden, canlanarak; BİRCAN olduğu farklı bir zaman dilimi. 23 NİSAN ı içine alan haftaya; ULUSAL EGEMENLİK HAFTASI adının verilmesinin derin anlamıyla hallenmek güzel olmaz mı?

        "Uzun sözün kısası, Bandırma'nın susası." Diyen güzel insanlarımızın aklını karıştırmadan, ulus olarak yakın geçmişimizi yeniden, yeniden öğrenmeye şu günlerde, daha çok gereksinim var.

        Maddi ve manevi anlamda; Ulusumuz, ülkemiz; Küresel aktörlerin yeni saldırıları ve kuşatması altında olduğunu herkes bilmek zorunda.

        Yeniden var oluş destanın kahramanlarını yetiştiren bu toprakların gücünü geleceğe taşıyacak yeni nesilleri kutsamak,aynı amaç ve aynı ülküde birleşmelerinin tohumlarının yeşerdiği ÇOCUKLARIMIZ, ulusumuzun yarınları bilinciyle yüklü, kutlu bir haftanın içindeyiz.

        Ulusumuzun kendi kendini yönetmesine izin vermemek için; Ulusal benliğimizi, ulusal inancımızı, ulusal kültürümüzü, ve tüm kutsal buluğumuz ne varsa onları kullanarak bizi bir birimize düşürmenin gayreti içinde olanlara hatırlatılır.

        İLLA Kİ  EGEMENLİK,

         İLLA Kİ ÇOCUKLARIMIZ,

         İLLA Kİ TOPRAĞIMIZ,

        İLLA Kİ SUYUMUZ,

         İLLA Kİ HAVAMIZ KİRLENMESİN.

        Bu duygu ve düşüncelerle Ulusumuzun, Ulusal egemenlik ve Çocuk bayramını yürekten kutluyorum.         

       

ÇAĞDAŞLIK,


 

"Gülüş bir yanaşımdır bir öbür kişiye,

Birden iki kişiyi döndürür bir kişiye

Anılarından kale yapıp sığınsa bile,

Yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye"

 

            Zaman tünelinden  çok gerilere gitmeden, konuya geçelim. Yıl 1973. Cumhuriyetimizin 50. yıl dönümünü kutluyoruz. İkamet Edremit. Kutlama alanımız Türkiye.

            Bu gün;  Cumhuriyetimiz'in 10'nuncu Yıl Marşı'yla coşmaya çalışanlara  takılalım.   O günde; 50'nci yıl Marşı'yla ülkemiz insanlarını coşturmaya, dağlara taşlara sloganlar yazıldı. Afişler asıldı.

            50'nci YIL Marşımızın İlk dizesini anımsamaya çalışıyorum." Müjdeler var yurdumun, toprağına taşına. Erdi Cumhuriyetim Elli şeref yaşına. Bu rüzgarla şahlanmış dalga dalga bayrağım. Başka bir tuğ yaraşmaz Türk'ün özgür başına. Erdi Cumhuriyetim Elli Şeref Yaşına."

            15 yıl sonra; Cumhuriyetimizin 100'ncü yılını kutlaması var.

            GELECEĞE NELER MÜJDELEYCEĞİZ?

            Yurdumuz baştan başa müreffeh mi?  Her kentin deki  çağdaşlık, modernlik aynı mı? Tüm kentlerin insanları mutlu mu? Seçimleri kazanmak için sadaka ekonomisini ayağa kaldırdığımızı, yiğidi  kuru soğana muhtaç ettiğimizi, diplomalı işsizler ordusu yarattığımızı, "iki çocuk yetmez,  normalı 4-5 çocuk olmalıyı", kıyılarımızı nasıl betonlaştırdığımızı, koylarımızı, şeyhlere şıhlara nasıl pazarladığımızı,  iç ve dış borçlarımızı ne kadar artırdığımızı….mı?

            Avrupa Birliğine gireceğiz diyerek; Ülkemizin "dahili ve harici bedhah"larıyla sarmaş dolaş olduğumuzu, fabrikalarını söküp dış ülkelere giden sanayicilerimizle, her kentimizde dev alış veriş merkezleri, yay adaları, renk cümbüşleri, eğlence merkezlerini yaptığımızı,  bu ülkenin altını üstüne getirdiğimizi mi?

            Binlerce yıldır sanki bir arada yaşamıyor muşuz gibi, farklılıklarımızı öne çıkararak bölücülüğe, kargaşaya, huzursuzluğumuzu mu? iç ve dış tehditler kaşısında el pençe divan… olduğumuzu mu?

            Çağdaşlık, modernlik, mutluluk bunlarsa;"İstemez kalsın."

            Küresel aktörlerin yarattıkları yeni anlayış ve görüşler ışığında; dünyanın yeniden paylaşımı, ulus devletlerin yok edilip şirket devletler kurulmasında hertürlü  enstürmanı kullanların değirmenine nasıl su taşıyabilirz.

            Benim inanç sistemimi, etnik çeşitliliğimi, bölgesel farklılıklarımızı… kullanarak ülkemize egemen olmaya çalışanlara;

            Mehmet Akif Ersoy Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızı ateşleyen  mısralarıyla yanıt veriyor.

            "Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım

………………………………………………..

……………………………………………….

 

            Garb'ın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

            Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

            Ulusun, korkma!... Nasıl böyle bir imanı boğar,

            "Medeniyet" dediğin tek dişi kalmış canavar?"

           

 

… ALTI, … ÜSTÜ

         Bu hafta altı ve üstü  sözcüklerine takılmadan, kafam alt üst olmadan bir derleme, hırlama, horlama, zırlamayla  söze başlayalım.  Ben alt ve üst  sözcüklerinin Kırkpınar  Çayırı'nda  cazgırın  mikrofonlarından alış kınım dinlemeye. Ancak benim  sözlerimi "edebe mugayır"(edep dışı) kullanmak isteyenlere, uygum mekanlarda kullanma özgürlüklerine el koyma hakkım yok.

         Ustaların dilinden; sağ olsun siyasi edebiyatımıza kazandırılan bu sözcüklerin ününü yeni nesil anımsamakta zorluk çekebilir. Bu günkü siyasal ortamın renklenmesindeki emeklerini yoksayanlar kendilerine ihanet etmiş olurlar.

         Buraya nereden geldik? "Kadayıfın altı kızardı, sıra üstünde" diyen muteremlerin iyanetiyle  bu günlere vasıl olduk. Muhteremler Siyonizmin çemberiyle oynarken, kendilerini "Çemberimde gül oya" türküsü nağmelerini dinler buldular.

         Bu türküyle yetinmeyen muhteremler; "Bu nasıl baş bağlama" türküsünün sözleriyle galyena geldiler. Öyle olmaz, böyle olur, orada olmaz burada olur. Alt olmaz, üstte olur nidalarıyla çalsın davullar, vursun ziller. Yürü Mehteran bölüğü." Sağdan sola, soldan sağa, alda bayrağı düşman üstüne. Cephede mityatröllöz ayna gibi parlıyor. Mustafa Kemalin Askerleri silah elde bekliyor."

         Ey muhteremler;Bir Uşak Türküsü  dizeleriyle yanıt verelim.

         "Evleri camiye yakın, ak gülleri sen takın.

         Zengin koceye vardın hani gerdanda altın" diyerek söyleyiverirler insana.

"Çene Dil altı, sümen altı, şuur altı...El altı, bel altı, hasır altı. altı..."" bilinçaltı dolu olanlar"       siyasal çevrelere yaranmak, şirin gözükmek isteyen hukukçulara, profesörlere, işadamlarına, medya editörlerine bir görev düşüyor.
Ya bu "çene altı formülünün" çok da faydalı olduğunu anlatıp duracaklar, çeneye kuvvet...Ya da;çenelerinikapatacaklar...
Nasıl olsa yalakalığın sınırı yok...

         Baş bağlama konusunda ABD, AB bile şaşa kaldı.Biz bu işe müdahil olmayız diyerek. İşin aslına bakarsanız kadayıfın latı yıllar önce kızarmıştı Libya Çölü, Sina Çölü, Gobi Çölü ateşleriyle. Şimdide üstü kızarıyor; ABD'nin yaktığı Afganistan, Irak, Arabistan ateşleriyle.

         Bizde birbirimizi boğazlayacağız, karanlığın,cahilliğin, yobazlığın marifetiyle. El adama bir kaşık su vermez çıkarı olmadan. Sen ne yapıyorsun? Ülkeye sıcak para akışı var. Benim şapkama altınız efendim. El;% 4, 5,6, 9a borç para bulurken sen %17le borçlanıyorsun. Adamlar enayi mi? Kazanç kapılarını kapatacaklar. Sana tabiî ki şirin görünecekler. Bunları gören bilen yok. Herkes işin, dalgasında.  

         Sözü Cazgıra bırakalım;" İki pehlivan çıktı meydane./Biri, birinden merdane         Pehlivan pehlivan! Alta geldim diye yerinme, üste çıktım diyerek övünme."

AİSOPOS’DAN

         Son altmış yıl üzerinden biraz akıl yürütelim. Bu gün ki siyasi çalkalanmaların temelleri nerelerden kaynaklanıyor. Gençlerden son altmış yıllık değerlendirme yapmalarını beklemek aymazlıktır. Türkiye Cumhuriyetimiz daha 85 yaşındadır. Ulusların yaşamın da,  Seksenbeş yıllık zaman dilimi; Toplumsal  değişimlerin, gerçekleşme yaşı olarak, çocuk yaşı sayılır.

         Durum böyle olunca, çocuklara ve gençlere çok akıl veren olur. Arabanın dingili kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur. Zaman bu. Olurda neler olur.

         FİLİMİ GERİYE SARIP, YENİDEN İZLŞEYELİM.

         Genç Türkiye  Cumhuriyeti toplumunu, yeniden yaratmanın temeli; Avrupa'nın 300  yılda gerçekleştirdiği toplumsal aydınlanma, ülkemizde kısa bir zaman diliminde, Ulusal Kurtuluş ve Kuruluş Savaşımları üzerine gerçekleştirildi. Cuhuriyet karşıtı güç odakları, Öğretim Birliği yasasının kabulü ve Tekke ve Zaviyelerin kapatılması üzerine, kendilerine yeni yaşam alanları yaratmanın uğraşına girdiler.

         Yeni Çağdaş Türkiye Cumhuriyetimizin eğitim ve öğretim kurumlarından yararlanmayı akılcı biçimde kullanmayı gerçekleştirmenin peşine düştüler.

         YERİ VE SIRASI GELDİKÇE;

         Ülkemiz insanlarının, inanç,etnik, kılık kıyafet, felsefi düşünce farklılıklarını kullanarak, toplumsal yarılma, kırılma, çatlama noktalarını siyasi hedeflere ulaşıncaya kadar kullanmakta gecikmediler. Bu konuda; sağ, sol ayrımı yapmaksızın tüm siyasal partileri kullanma becerilerini ortaya koydular.

 

"EĞİTİM,

insanın ve dolayısıyla toplumun yeniden üretilmesidir. Dinci politikacılar eğitim yoluyla, toplumu yeniden üretiyor.

1940'ların ikinci yarısında başlayan süreç, 1950'de Demokrat Parti 'nin iktidara gelmesiyle ve 1975'te Demirel 'in başkanlığında Birinci Milliyetçi Cephe 'nin kurulmasıyla iki kez büyük ivme kazandı.

Üçüncü büyük ivme, 1980 askeri darbesiyle ortaya çıktı: Bu darbe ile Türkiye, artık kendini tümüyle dinci toplum mühendisliğine teslim etti." (Basından)"

OLAN oldu. Bu konuları dış güç odakları çok iy kullanmaya başladılar.

         BAĞLANTI;       "Adamın biri, zararları dokunuyor diye,  bir tilkiye garez bağlamış. Hayvanı yakalamış, öcünü daha iyi almak için kuyruğuna yağlı bir bez bağlayıp ateşlemiş.

         AMA;  Tilki, adamın tarlalarına dalmış. Tam ekinlerin kalkma zamanıymış. Adam tutuşan başaklara bakıp kalmış."